28 Kasım 2013

Kraldan Önemli




Çok eski yıllarda İngiltere'de bir gelenek varmış.
Sıradan bir vatandaş öldüğünde kilisenin çanı bir kez çalınıp herkese duyurulurmuş. Bir asil öldüğünde iki kez, kralın bir yakını öldüğünde üç kez, kral öldüğü takdirde ise dört kez çalınırmış.
Günün birinde, herkesin hak aramak için sığındığı mahkeme, bir vatandaşı haksız yere mahkûm etmiş...

Ve kilisenin çanı tam beş kez çalmış.

Ahali merak içinde papaza sormuş:
"Ey papaz efendi, kraldan daha önemli biri var mı ki o ölünce çan beş kaz çalınsın..."

Papaz yanıt vermiş:

"Kraldan daha olan adalet öldü"...

7 Kasım 2013

Bilge ve Köpekleri

Yaşlı adam kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.
Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine.
Yaşlı adam, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. “Onlar” dedi, “Benim için iki simgedir evlat.”
“Neyin sevgisi” diye sordu çocuk.
“İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.”
Çocuk sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı, diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:
“Peki sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”
Bilge adam, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:
“Ben hangisini daha iyi beslersem o!”

6 Kasım 2013

Gül Yaprağı Gemiler



Günlerden bir gün devrin önderlerinden Karamanlı Hacı Mehmet, Gelibolu Külliyesine oğlunu götürür ve buradaki pek kıymetli hocalardan ders almasını ister. Ancak Gelibolu’da o dönem eğitim veren İshak hoca, öğrenci kabul edemeyeceğini söyleyemez. Bu durumu daha iyi ifade etmek için incelikle düşünür ve ağzına kadar suyla dolu bir bardağı gelen öğrencinin önüne koyar.

Öğrenci suya biraz baktıktan sonra müsaade ister ve dışarı çıkar. Karamanlı Hacı Mehmet,  İshak Hocanın söylemek istediğini anlamış bir şekilde ayağa kalkar. Çocuğu ise dışarıdan elinde bir gül yaprağıyla gelir. Gül yaprağını suyun üstüne koyar, su ne taşmıştır, ne de çok dolu oluşundan bir şey kaybetmiştir. İshak Hoca konulan bu gül karşısında ince fikirli bu öğrenciyi yetiştirmeyi kabul eder.

Piri Reis o günlerde gül yaprağı gemilerini, suya indirdiğinde zeki ve hassas bir dengeye sahip naif fikirleriyle suya hükümdar olacağını göstermiştir.

5 Kasım 2013

Anka Kuşunun Hikayesi


Rivayet odur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş…

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp,

Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış),

Kartal yükseklerdeki krallığını bırakamamış,

Baykuş yıkıntılarını özlemiş,

Balıkçıl kuşu bataklığını…

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.

Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yok oluş" da bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Simurg'un yuvasını bulunmak için çıktıkları bu yolculuk sonunda Kaf Dağına yuva yapmışlar;

"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş. Onların her biri ‘Simurg’ olmuş...

4 Kasım 2013

Göl Olmak


Mevlana'nın her şeyden şikayet eden bir öğrencisi varmış.

Bir gün öğrencisine “Bir avuç tuzu ve bir bardak suyu al gel” der.

Öğrencisinin getirdiği bir bardak suya bir avuç tuzu döker ve içmesini ister. Mevlana'nın verdiği suyu içen öğrenci yüzünü ekşitir ve suyun tadının acı olduğunu söyler.

Sonra Mevlana öğrencisini alır ve bir gölün kenarına götürür.

Bir avuç tuzu bu seferde göle serper… Gölden bir bardak suyu alır öğrencisine sunar ve “Şimdi tadı nasıl?” diye sorunca...

Öğrencisi “Ferahlatıcı” diye cevap verir.

Bunun üzerine Mevlana: “Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir; ne azdır ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya bak."

3 Kasım 2013

Gandhi


Söylediklerinize dikkat edin düşüncelere dönüşür,

Düşüncelerinize dikkat edin duygularınıza dönüşür,

Duygularınıza dikkat edin davranışlarınıza dönüşür,

Davranışlarınıza dikkat edin alışkanlıklarınıza dönüşür,

Alışkanlıklarınıza dikkat edin değerlerinize dönüşür,

Değerlerinize dikkat edin karakterinize dönüşür,


Karakterinize dikkat edin kaderinize dönüşür…    


Gandhi

2 Kasım 2013

En Gerideki Adam



O sabah acelem yoktu. Tramvaydan indim, yavaş adımlarla etrafı izleyerek yürümeye başladım.  Bu sayede gözümün önünde yürüyen ve benimle birlikte tramvaydan inen üç kişi takıldı. En öndeki sanki biri arkasından biri kovalıyormuş gibi hızlı adımlarla yürüyordu. Arkasında gideni bir hayli geride bırakmıştı.

Kendi kendime: “Bu adam hayatta mutlaka başarılı olur.” diye düşündüm.

Onun arkasında giden, sakin adımlarla ilerliyordu. “Belki bu adamda hayatta bir şeyleri başarabilir.” diye mırıldandım.

En arkadan giden ise sanki nereye gideceğini bilmiyormuş gibi sallana sallana ve etrafı seyrederek yürüyordu. Onun içinse: “İşte” dedim, “Hayatta hiçbir işe yaramayacak serseri!”

Derken aklıma bir şey geldi. Ben bu adamların her üçünün de gerisindeydim. Evet, başkalarının haliyle uğraşan kendi halini göremez. Başkalarının kusurunu araştırmak, insanın kendi kusurlarını görmekten alıkoyan çok çirkin bir hastalıktır.


1 Kasım 2013

Cennetin Yolu



Bir gün bir Papaz göreve başlamak için yeni bir kasabaya gitmiş. Vasıtadan inince kilisenin yerini öğrenmek için soracak birinin bakmak için, sağa sola bakarken oyun oynayan çocukları görmüş ve yanlarına giderek;

“Çocuklar kilise nerde?” diye sorar.

Çocuklarda kilisenin yerini güzelce, papazın bulacağı şekilde tarif ettikten sonra, papaz çocuklara;

“Bende size Cennetin yolunu gösteriyim mi?” demiş çocuklara.

Çocuklarda papaza;

“Siz daha kilisenin yolunu bulamıyorsunuz ki cennetin yolunu nereden bileceksiniz”…

31 Ekim 2013

Necip Fazıl Kısakürek


Necip Fazıl'ın çalışma odasına giren
bir yazar odaya göz attıktan sonra:


-Hayrola Üstad,

çalışma odanda hiç kitap yok,
siz hiç kitap okumaz mısınız?
diye soru sorduğunda,

Necip Fazıl şu cevabı verir:




-Sen hiç süt içen inek gördün mü?

30 Ekim 2013

Püf Noktası

İskender Pala’nın İki Dirhem Bir Çekirdek Kitabından kısa bir hikâye:
Vaktiyle testi ve çanak çömlek imal edilen kasabalardan birinde uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkân açmayı arzu eder olmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona:
      -         Sen daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor.
Ustanın bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamaz ve gidip bir dükkân açar. Açar açmasına da yeni dükkânın da güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlar. Kalfa, bir türlü bu çatlamaların önüne geçemez. Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır. Usta:
      -         Sana demedim mi evladım; sen bu işin henüz püf noktasını öğrenemedin. Bu sanatın bir püf noktası vardır.
      Usta bunun üzerine tezgâha bir miktar çamur koyar ve:
      -         Haydi! Geç bakalım tezgâhın başına da bir testi çıkar. Ben sana püf noktasını göstereceğim.

Eski çırak ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta, önünde dönen çanağa ara sıra ”püf!” diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp giderir. Böylece çırak da bu sanatın püf denilen noktasını öğrenmiş olur.
Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra püf noktası denilmeye başlanmıştır…

29 Ekim 2013

Başaracaksınız



Sakıp Sabancı "Ben, her zaman en iyisini yapmaya çalıştım devamlı olarak başarıyı aradım. Ne yapıyorsanız başarılı olmak için, yaptığınız işte her zaman bir numara olmayı hedefleyin. Ayakkabı en iyi siz boyayın, duvar boyamada bir numara olun. Sekreterlikte muhasebecilikte, yöneticilikte bir numara olmayı hedef alın kabul edilmesi gereken başarıya kademe kademe; adım adım ulaşacağıdır. Başarı basit anlamıyla gol atmaktır "çok iyi oynadı ama gol atamadı gol atacaktı ama ayağı burkuldu... Hakem taraf tutmasa idi gol atacaktı... Rüzgâr ters estiğinden golü kaçırdı...


"Yok, böyle bir şey mademki oyunun kaidesi gol atmak, mademki oyuncu sahaya gol atmak için çıkıyor. Mademki en fazla gol atan kazanıyor, gol atacaksınız! Başaracaksınız!"

28 Ekim 2013

Tarihi Eserin Değeri







Bir Amerikalı, Fransa da çok eski bir şatoyu ziyaret ediyordu. Bir demir kapı önünde hayran hayran duran milyoner seyyah:


"Bu kapıyı mutlaka Amerika'ya götürmeliyim, dedi. Nedir bunun bedeli?"


Bu sonradan görmüşün karşısında öfkelenen Fransız müze memuru şöyle cevap verdi:   "İki bin sene."

27 Ekim 2013

Misafir

Arabam birkaç defa tekledikten sonra durmuş ve beni bilmediğim bu yerlerde yüzüstü bırakmıştı. Aniden yağmaya başlayan kar ön camı tamamen örttüğü için dışarısını ancak yan camlardan görebiliyordum.

İçimden: “Ocak ayında seyahate çıkmak senin neyine gerek?” diyordum. “Havalar kaç gün iyi gitti diye yaz mı geldi zannettin?” Evet, bir hata yaptığımı kabul etmeliydim. Üstelik anayoldaki trafik yoğunluğundan kaçamak için bu bozuk yola girmiş ve sonunda dağ başında kalakalmıştım. Soğuktan ayaklarımın uyuştuğunu hissediyor ve birbirine vuran dişlerimin takırtısını duyuyordum.

Mutlaka bir yerlere sığınmam gerektiğini anlamıştım. Hemen arabadan dışarı çıkarak çevreme göz gezdirdim. Tipi halinde yağan kardan gözlerimi zorla açabilmeme rağmen, ilerideki ağaçların arasında üç-dört evin bulunduğunu fark ediyordum. Rahat bir nefes aldım ve arabayı kitleyerek en yakındakine doğru ilerlemeye başladım. Yavaşça çaldığım kapıyı açan kız çocuğu, yüzüme şaşkın şaşkın baktıktan sonra: “Baba!” diye bağırdı. Bir amca geldi. Kalınca bir erkek sesi: “Buyurun, diye cevap verdi. Girsin içeri.” Genişçe bir holdü burası. İçeridekiler, sobaya oldukça yakın duran bir yataktaki ihtiyar kadının etrafında toplanmışlardı.

Beklenmeyen bir misafir olduğum için, durumumu açıklamak ihtiyacı duymuştum. Onlara, buralara ilk defa geldiğimi ve arabamın bozulduğunu söyleyecektim.

Selam verdikten sonra: “Uzaklardan geliyorum, dedim. Arabam da...” Sözümü tamamlayamamıştım ki, yataktaki kadın bin bir güçlükle doğrularak; “Sensin, dedi. Sensin değil mi? Biliyordum geleceğini, çok iyi biliyordum.”

Kadının söylediklerinden hiçbir şey anlamamış ve şaşırıp kalmıştım. Başucundaki adamlardan biri yanıma sokularak:

- Seni. Almanya'daki oğluna benzetmiş olmalı, dedi. Orada bir Alman kadınla evlendikten sonra, yıllardır mektup bile yazmadı. Kadıncağız şu son anlarında bile onu sayıklıyor.

Bulunduğum yerden yatağa doğru ilerlerken, ihtiyar kadın:
- Evet, sensin, diye tekrarlıyordu. Nihayet geldin demek.

Yanına giderek elini öptüm. Yemenisinin içindeki nurlu yüzü, perde indiği belli olan gözlerinden akan yaşlara ıslanmış ve pırıl pırıl olmuştu.
Titreyen ellerini yüzümde dolaştırırken:
- Evet, dedim, benim. Geldim tabii.
O küçük evde kaldığım gün boyunca, ona Almanya'daki hayali işlerimden, gelininden ve torunlarından bahsettim. Arada bir dalıp gidiyor ve şuuru yerine gelince, yine konuşmamı istiyordu. İhtiyar kadını üçüncü günün sabahında vefat etti. Onu biraz ilerideki köyün kabristanına defnettik.

Mezarlıktan ayrılırken, bin kilometre ötelerden bu dağ başına sevk ediliş sebebimi artık bilebiliyordum.

Cüneyt Suavi, Hayatın İçinden

26 Ekim 2013

Tavşanın Doktora Tezi


Ormanda güzel güneşli bir gün ve bir tavşan yuvasının dışında oturmuş, tık tık tıklamakta.


Sahne I
Bir tilki oradan geçer.
Tilki: "Ne yazıyorsun?"
Tavşan: "Tezimi."
-"Hmmmm. Ne hakkında ?"
-"Tavşanların tilkileri nasıl yediği hakkında..." (şüphe dolu sessizlik)
-"Bu gülünç! Tavşanların tilkileri yemediğini herkes bilir."
-"Tabi bilirler ve ben sana ispatlayabilirim. Gel benimle."
Birlikte tavşanın yuvasına girerler.
Birkaç dakika sonra, tavşan döner, yalnızdır.
Daktilosunun başına geçer ve yazmaya devam eder.



Sahne II
Biraz sonra, bir kurt gelir, durup çalışan tavşanı seyreder.
Kurt: "Ne yazıyorsun?"
Tavşan: "Tavşanların kurtları nasıl yediğiyle ilgili bir tez yazıyorum"
(kahkahalarla gülüş)
-"Böyle saçma bir şeyi yayınlamayı düşünmüyorsun herhalde?"
-"Sorun değil nedenini görmek ister misin?"
Birlikte tavşanın yuvasına girerler ve birkaç dakika sonra tavşan yine tek başına döner ve yazmaya devam eder.

Sahne III
Tavşanın yuvasının içi... Bir köşede, tilki kemikleri... Başka bir köşede kurt kemikleri...  Bir başka köşede, kocaman bir aslan karnını sıvazlayıp dişini karıştırmakta…




25 Ekim 2013

Toprak


Toprak bir gün aynaya dedi ki: “Ey ayna! İmreniyorum sana! Çünkü kim sana baksa, kendini görür;  bana bakanlar ise, sadece beni görür!”

Ayna toprağa şöyle cevap verdi:
“Ey kara toprak, ne beyhude bir dert ile dertlenmişsin. Bilmiyor musun?  Ben bana bakanların bugününü gösteririm. Oysa sen, sana bakanların yarınından haber verirsin...

Bu cevap, toprağın beğenisine gitse de, tekrar dedi: “Belli ki içimi rahatlatmak içindir sözlerin. Söyler misin bana, sana bakanlar, hiç dönüp bakar mı bana?”

Ve ayna toprağa acı bir gülümseyişle şunları söyledi:  “Merak etme! Bana bakacak yüzü kalmayanların gözü, hep sana döner!”

24 Ekim 2013

Üç Öğüt

Fotoğraf Nick Talbot

Adamın birisi hile ile tuzağıma bir kuş düşürdü.
Kuş ona dedi ki:
-Ey ulu hoca! Sen şimdiye kadar birçok deve kurban ettin, birçok öküz, koyun yedin! Dünyada onlarla doymadın da, benimle mi doyacaksın? Eğer bırakırsan beni, sana öyle üç öğüt veririm ki, aklın şaşar! Birincisini elinde iken, ikincisini samanla karışık balçıktan yapılma şu damın üzerinde, üçüncüsünü de ağacın dalına konduğumda veririm. Bu üç öğütle bahtın iyileşir, rahat edersin. Ne dersin ha? Bak ilkini söylüyorum:
“Olmayacak söze; kim söylerse söylesin, inanma!’

Adamın aklı yattı kuşun bilgeliğine, gevşetiverdi parmaklarını, pırrr diye uçtu kuş, azat oldu.
Duvarın üzerine konup dedi ki:
-Geçmiş, gitmiş şeye gam yeme... Fırsatı kaçırmadın diye dövünme! Bak beni bıraktın ama, şu küçücük bedenimde on gram ağırlığında, değerine paha biçilemeyecek bir inci var idi. Sana da, oğullarına da yeterdi, artardı bile! O inci senin hakkındı! Fakat kısmetin değilmiş kaçırdın... Dünyada bir eşi bulunmayacak kadar kıymetli ve emsalsiz idi...
Adam bağırmaya, dövünmeye başladı.


Kuş dedi ki:
-Sana geçmiş, gitmiş şeye üzülme, gam yeme diye nasihat etmedim mi? Mademki, geçip gittin, neden üzülürsün? Sen; ya benim öğüdümü anlamadın yahut da sağırsın! Ben kendim on gram gelmem zaten, içimde on gramlık inci nasıl bulunabilir? 
Adam bu söz üzerine kendine geldi; 
-Haydi, dedi... O üçüncü güzel öğüdü de ver bakalım!
Kuş dedi ki:
-Allah için, o ikisini iyi tuttun da üçüncüsünü sana bedava söyleyeceğim ha!
“Uykuya dalmış, bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak yere tohum saçmaktır.
Aptallık ve bilgisizlik yırtığı yama kabul etmez! Ey öğütçü; ona hikmet tohumunu pek saçma!”
(Mesnevi’den)

23 Ekim 2013

Beygir arpayı nasıl tanıyamaz


Mehmet Akif cimrilere çok kızardı. Baytar Şefik anlatıyor: Meşrutiyet’ten evvel, Akif Bey Ziraat Vekâleti’nde memur, Müfettiş Abdullah Bey namında cimriliği meşhur bir zat da Akif Bey’in amiri.
Abdullah Bey, Çengelköy’ünde İcadiye’de oturuyor. Orada birçok arazisi var. Akif Bey de İcadiye’ye her gün yaya inip çıkıyor. Bir gün Abdullah Bey’le görüşürken bir beygir almak istediğinden bahseder.
Abdullah Bey:
“Benim beygiri sana satayım” der.
Pazarlık ederler. Üstad beygiri alıp evine götürür. Arpa verir, hayvan arpayı yemez.
Üstad gülerek bunu anlattıktan sonra: “Ne dersin, Şefik hayvan arpayı tanımadı!” der.


M.Ertuğrul Düzdağ’ın Mehmet Ersoy kitabından…

22 Ekim 2013

Tek Kollu Karateci - Sol Kolu Olmayan Karateci

Karate Kid Filminden Bir Görüntü

Japon çocuğunun tek hayali çok ünü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermedi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti. Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karateci hoca tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karşısındakine sağ kolu ile tutup savunmayı gösterdi. Hatta ikinci üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep aynı hareketi yapıyorlardı. Çocuk bir gün hocasına "hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek." dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu.


Bir gün hoca elinde bir kâğıtla geldi. Kâğıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu. Çocuk çok şaşırdı. Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşına çıkacakken hocasına sordu "hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim." hocası ise "sen sadece hareketi yap" cevabını verdi. 

Ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde rakibini de yendi ve şampiyon oldu. Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu "hocam nasıl olur anlamıyorum sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum." hocası çocuğa baktı ve dedi ki, 

"Senin yaptığın hareket karatedeki en zor hareketlerden birdir ve tek bir savunması vardır o da rakibin sol kolunu tutmak."

21 Ekim 2013

Ev Alma Komşu Al


Bağdatta, büyük âlim Abu Hanife’nin ayakkabı tamircisi bir komşusu vardı. Bu adam, çok içki içiyordu. Bütün gece sarhoş olana kadar içerdi, sonra kendini kaybeder, ne söylediğini ve ne yaptığını bilmez hale gelirdi. Bir ayakkabı tamircisi iken, sarhoş olunca kendisini, savaş meydanlarının bileği bükülmez büyük savaşçısı zanneder; “Hey! Hey! Bu savaş meydanlarının kahramanı benim, bana iyi bakın” diye bağırır dururdu. Çünkü içki bütün düşünce dengesini bozardı. Sabahlara kadar bu sözleri avazı çıktığı kadar bağırır dururdu. Tabii ki bu durum, bütün mahalle halkının rahatını kaçırır, uykularını dağıtır, gecelerini zehir ederdi.

Bu durumdan en çok rahatsız olan da ayakkabı tamircisinin en yakın komşusu büyük alim İmam-ı Azam idi. O, gecenin bu sessiz saatlerini ilim öğrenmek ve bilgi edinmek gibi faydalı şeylerle geçirirdi. Ama ne var ki, yakın komşusu onu oldukça çok rahatsız etmekteydi.

Bir gün bu duruma daha fazla katlanamayan komşular, içki düşkünü ayakkabıyı bu huyundan vazgeçmesi için hapse attırmışlardı.

O gece İmam-ı Azam, ayakkabıcı komşusundan ses seda işitmeyince sebebini sordu. Hapse atıldığını söylediler. O hemen şehrin valisine koştu; komşusunun affedilmesini rica etti. Vali, Ebu Hanife’ye büyük saygı duyardı. Onun hatırına ayakkabıcı yanına getirildi. Yaptıklarından pişman olması, içkiyi bırakıp bir daha komşularına zarar vermemesi şartı ile suçunun affedilebilineceği söylendi. Ayakkabıcı hem komşusu Ebu Hanife’den, hem de validen çok utanmış elleri önünde başını eğmiş susuyordu.

Sonra Ebu Hanife ile beraber oradan ayrıldılar. Yolda Ebu Hanife “Kendini özlettin delikanlı” deyince, ayakkabı ustası gözyaşları ile büyük âlimin ellerine sarılıp kendisini affetmesini istedi. O günden sonra çok temiz, pırıl pırıl bir insan haline gelen mahallenin bu genç ayakkabıcısı kimseyi rahatsız etmedi.