21 Eylül 2013

Halifenin Nereden Haberi Olacak?


Sürekli Allah'ın gözettiği hissi ile hareket etmek çok önemlidir. Hazreti Ömer halifeliği sırasında bir gece asayişi kontrol için Medine sokaklarında dolaşıyordu. Gecenin karanlığında önünden geçmekte olduğu bir evden, yüksek sesler işitti. Durdu ve dinlemeye başladı.

Bir anne kızına şöyle diyordu: “Kızım, yarın satacağımız süte su karıştır!”
Kız ise; “Anne, halife süte su karıştırmayı yasak etmedi mi?”
“Kızım gecenin bu saatinde halifenin nereden haberi olacak, o şimdi yatağında uyuyor.”
“Anne! Anne! Halife uyuyor, haberi olmaz diyorsun! Her şeyi bilen, gören ve her şeye kadir olan Allah-u Teâlâ bizi görüyor, halimizi biliyor! Hilemizi insanlardan gizleyebiliriz, fakat her şeyi bilen ve gören Allah'tan nasıl gizlersin?”

Hazreti Ömer, bu kızın güzel ahlakına çok hayran kaldı bu durumu hanımına da anlattı. Sonra da, o kızı oğlu Asım’a nikâh etti. Olayları değerlendirirken din eksenli bir değerlendirme, ince ve hassas bir ruhu gerektirir.


Kendine muhasarasının en şiddetli olduğu günlerden biriydi. Zeynel isminde bir kahraman sabah namazı kılarken önüne bir humbara* düştü. Zeynel namazı bozup kaçsa humbara patlayacak ve kendisi de ölecekti. Zeynel kaçmamış ve normal şekilde secdeye kapanıp duasını yapmaya başlamıştı. Ancak o anda patlayan humbara da Zeynel’e bir zarar vermemişti.

Olayı Fazıl Ahmet Paşa’ya anlatan Zeynel soruyordu:
“Efendim. Acaba secdede biraz fazla kalmam neticesinde namazım bozuldu mu?” Sadrazam da.
“Hayır, namazın bozulmadı.” diye cevap verdi.

İnsan her durum ve şartta hassasiyetini sürdürmelidir.

*Humbara; eski zamanlarda kullanılan bir el bombası çeşididir. 

20 Eylül 2013

Kendinize Zaman Ayırın



Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Aksamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve donuyormuş. Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar.  Sonuç: İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş.

Birinci adam öfkelenmiş:  "Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım. Senden daha erken ise başladım senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin. Bu isin sırrı ne ?"

İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: "Ortada bir sır yok. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir."


Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp, yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirmektir. Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için caba göstermektir. Bu, zihnimizin, ruhumuzun,  karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur.

19 Eylül 2013

Sedef Çiçegi


Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını... Hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi...

"Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun?" Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra kısılmış sesiyle konuşmaya başladı...

"Bu herif yetti gari, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."

Sonra uzunca bir sessizlik hâkim oldu mahkeme salonuna... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından... Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti… Herkes onu dinliyordu... Yaşlı kadının gözleri doldu... Ve devam etti...

"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez...50 yıl önceydi... O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm... Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş dedilerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi... Ta ki geçen geceye kadar...

O gece takatim kesilmiş... Uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... Ondan hiçbir şey göremedim... Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim… Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

Hâkim, yaşlı adama dönerek; "Diyeceğin bir şey var mı amcacım" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hâkime yöneldi.

"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime'mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim... Fadime'min bahçesi çiçeklerle doludur. İlk Evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi... Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim... Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle... 

"Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hâkim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım... Çiçeklerin sulanmamasına değilde boynundaki ağrının artmasından korktum... Şimdiyse suçlanıyorum..."

O an Mahkeme salonunda her şey sustu... Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar...
Yaşlı kadın eşinin bunca yıllık vefasını  bir kez daha görmüş, kıymetli bir aşkı tekrar yaşamaya başlamışlardı.

18 Eylül 2013

Yolcu



Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti.

Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü. Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra, yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu:

"Neden hiç eşyanız yok?" dedi. "Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz... Onlar nerede?"

Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence; "Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum" dedi. "Peki, senin eşyaların nerede?"

Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu: "Ama görüyorsunuz... Ben yolcuyum."

Ünlü bilge, hak verircesine güldü: "Ben de öyle, yavrum" dedi. "Ben de öyle..."

17 Eylül 2013

Nasılsınız?


Bir baba ile kızı dertleşiyormuş. Kız babasına çok sıkıntı çektiğinden, sorunlarla baş edemediğinden bahsetmiş.

Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve “Gel, sana bir şey göstereceğim!” diye kızını mutfağa götürmüş. Ünlü bir aşçı olan baba, ocağa üç tane eşit büyüklükte kap koymuş, üçünü de eşit su koymuş ve üçünün de altını aynı miktarda yakmış. Ve birinci kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, diğerine ise bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Sonra masaya 2 tane tabak bir tane de boş bardak koymuş. İlk önce haşlanmış havucu alıp bir bardağa koymuş. Sonra pişmiş yumurtayı diğer tabağa koymuş. Sonra da suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahveyi de alıp bir bardağa boşalttıktan sonra kızına dönerek,
-Kızım ne görüyorsun?
-Havuç, yumurta ve kahve…
Kızını masaya iyice yaklaştıran baba bunlara daha yakından bakmasını istemiş kızının şaşkınlığını gören baba anlatmasına devam etmiş…

Havuç haşlandığı için yumuşak bir hal aldı. Yumurta artık pişmekten içi katılaşmış sert bir hale geldi. Kahve ise (bir yudum alarak) harika olmuş. Tadı da çok hoş…

Kız, iyice şaşırarak, “Baba bunu bana niçin gösteriyorsun?” diye sormuş. “Bak” demiş babası hepsi aynı şekil kapta aynı sıcaklıkta, aynı dakika pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepkiler verdiler havuç ilk başta sertti, güçlü idi; ama kaynatılınca yumuşadı güçsüzleşti, çözüldü. Yumurta kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi; ama kaynatılınca içi sertleşti hatta katılaştı. Bir avuç çekilmemiş kahve işe yine sertti, hepsi birbirine benziyordu. Fakat ısıtılınca ne oldu; bu kahve çekirdekleri, ısındılar, gevşediler ve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku yaydılar, tat yaydılar ve suyu “eşsiz tat” da bir kahveye çevirdiler.

Ve kızına “kızım sen hangisisin?” diye sormuş adam zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun?


Havuç gibi sıkıntılara problemlere rast gelince çözülüyor musun, benliğini koruyamıyor musun? Yoksa yumurta gibi katılaşıyor başta kendin olmak üzere kimseye faydan dokunmuyor mu? Yoksa sen kahve misin? Kendini bitirmek uğruna, kendini ateşe atmak pahasına diğer insanlara mutluluk veren, huzur veren ağızlarına lezzet veren bir sevgi kaynağı mısın? Karar er yavrucuğum bence sen bir kahve ol hayatta. Kahve bulunduğu çevreyi değiştirir, mutluluk soluklarını etrafına yayar. Başkalarının yaşaması uğruna kendini feda et bundan sonsuz mutluluk duy…

Peki siz zorluklar karşısında nasılsınız?

16 Eylül 2013

Borsa Nasıl İşler

Fotoğraf Joel Sartore

Bir zamanlar köyün birine bir adam gelmiş ve tanesi 10$ dan maymun alacağını söylemiş.
Köyde çok maymun olduğu için köylüler sevinçle ormana koşup maymunları yakalamaya başlamışlar.
Adam, binlerce maymunu 10$’dan satın alınca ortalıkta maymunlar azalmış,yakalaması zorlaşmış.
Köylüler tam maymun yakalamak tan vazgeçecekken adam tanesine 20$ vereceğini söylemiş.
Tekrar heveslenen köylüler tekrar maymunları yakalamaya başlamışlar.
Bir süre sonra da fiyatı 25$’a çıkarmış. Ancak bırak yakalamayı, maymuna rastlamak bile çok zorlaşmış.
Bunun üzerine adam fiyatı 50$ a çıkardığını, ancak kendisinin işi olduğu için şehre gitmesi gerektiğini, yardımcısının onun yerine alım yapacağını söylemiş.
O yokken yardımcısı köylülere demiş ki; Şu büyük kafesteki maymunlar var ya ben onların tamamını size tanesi 35$’dan satayım, siz de adam gelince ona 50$’dan satarsınız.
Köylüler bütün birikimlerini bir araya toplayarak bütün maymunları satın almışlar.
Sonra ne adamı ne de yardımcısını bir daha gören olmamış. 

15 Eylül 2013

Şimeterlink




Yıllar önce Avusturya'nın güneyinde büyük bir kasırga meydana gelir. Kasırga hızla insanların yaşadığı alanlara doğru ilerliyor. Bu durum karşısında çaresiz kalan Hint ve Çin devletleri bu milyonlarca insanı yok edebilecek muazzam güce karşı ne yapacaklarını düşünmeye koyulurlar. Ancak beklenmedik bir olay olur ve kasırga Avustralyayı geçtikten sonra okyanusa yönelir ve tüm enerjisini okyanusa boşaltır.






Hint ve Çin devletleri bu kasırganın yön değiştirme sebebini araştırmaya koyulurlar. Bunun üzerine bütün meteorolojistler, fizikçiler ve kimyacılar hepsi seferber oluyorlar: bu devasa kasırganın yön değiştirme sebebini araştırdıklarında görüyorlar ki tam o tarihte Avustralya da ki kelebekler bir yerden bir yere göç ederlermiş.  Bu göç esnasında o kelebeklerin kanatlarının o hafif çırpıntıları birleşerek bu muazzam gücün yön değiştirmesini sağlamış...


14 Eylül 2013

Hiç


Devrin valisi emrindeki yöneticiler ile atinin üstünde şatafat içinde girer şehre...

Yol kenarlarında insanlar, valiyi iki büklüm, el pençe divan selamlarlar...

Bütün bu şatafatlı itaat gösterileri arasında valinin gözleri, bir sokağın kösesinde yere çökmüş olan ve etrafındaki hiçbir şey ile ilgilenmeyen bir adama takılır...

Vali, perişan kılıklı, saçı sakalına karışmış bu adamın olduğu yere atını sürer.

Atının üstünden inmeden, vakur ve sert bir ses tonu ile bağırır adama, - "Behey adam, herkes benim şehre gelişimi el pençe karşılarken sen kimsin ki yerinden bile kıpırdamıyorsun?"

Perişan kılıklı adam istifini hiç bozmadan, sakallarının ve uzun saçlarının arasından belli belirsiz gözüken gözlerini valiye çevirerek:

- "Ben hiçim" der...

Vali daha da hiddetlenir,

- "Ne demek hiç, senin bir adin, sanın unvanın yok mu bre adam" der...

- "Senin var mı? " der bu kez adam...

Vali iyice şaşırır ama cevaplar, "Gafil adam, nasıl tanımazsın, ben valiyim" der.

Adam ayni ses tonu ile sorar yine...

- "Peki, daha sonra ne olacaksın?"

- "Sadrazam olacağım." der vali...

- "Peki, daha sonra?"

- "Padişah olacağım..."

- "Peki ya daha sonra?"


Kısa bir an duraksar vali ve

- "Hiç" der...

13 Eylül 2013

Hesap


Hayatını ve hayatın içerisinde istifade edilen lütufların hesabını vermek hafife alınacak şey değildir.

Zenginin biri ölümden ve kabirdeki yalnızlıktan çok korkuyormuş. "Öldüğüm geceyi kim kabre girerek sabaha kadar benimle geçirirse servetimin yarısını ona bağışlıyorum" diye vasiyet etmiş. Öldüğünde "Kim birlikte kabre girip sabahlamak ister?" diye araştırmışlar.

Kimse çıkmamış. Nihayet bir hamal, "Benim sadece bir ipim var, kaybedecek bir şeyim yok. Sabaha kadar durursam zengin olurum." diye düşünerek kabul etmiş. Vefat eden zengin ile birlikte defnetmişler. Sorgu sual melekleri gelmiş.

Bakmışlar kabirde bir ölü, bir canlı var. "Nasıl olsa bu ölü elimizde... Biz şu canlı olandan başlayalım" demişler ve hamalı sorgulamaya başlamışlar. "O ip kimin? Nereden aldın? Niye aldın? Nasıl aldın? Nerelerde kullandın?" Sabaha kadar sorgu sual devam etmiş, adamın hesabı bitmemiş. Sabahleyin kabirden çıkmış.


- Tamam, servetin yarısı senin, demişler.
- “Aman” demiş hamal; “İstemem, kalsın. Ben, sabaha kadar bir ipin hesabını veremedim. O kadar servetin hesabını nasıl veririm?”

12 Eylül 2013

Ağanın Yeri

Fotoğraf Gregory Colbert
Arkadaşlarımın birkaçı yanıma gelerek: “Fakir öğrenciler için yurt binası yapıyoruz yardım toplayalım” dedi.
Tekliflerini kabul ettim ve ertesi gün, zenginliğinden dolayı "Ağa" lakabıyla tanınan bir iş adamını aradım.
Para istediğimi anlayınca:
-Gerekeni yaparız dedi. Gel de görüşelim.
Büyük bir hevesle bürosuna gittim ve sekreterinden izin alıp odasına girdim. Bina hakkında verdiğim bilgileri dinledikten sonra, cebinden bir on bin liralık çıkarıp:
-Buyur dedi. Bizimde katkımız olsun.
Şaşırmıştım. Ama yine de işi pişkinliğe verip:
-Sondaki sıfırlar biraz az olmadı mı? Dedim. Hiç olmazsa on milyon vereceğinizi tahmin etmiştim.
Pek aldırmamış görünerek:
-Şimdilik bu kadar yetsin, dedi. Toplu konut sitesi için yer almam gerektiğinden fazla açılamıyorum.
“Ne kadar lazım?” Diye sordum.
“İki yüz dönüm kadar” dedi. Bu işi becerir ve planladığım arsaları kapatırsam, vakfınıza on milyon bağışlarım. Eğer binaya ismimi verirseniz bu miktarı daha da artırabildim.
Teklifini ister istemez kabul ettikten sonra el sıkışıp ayrıldık ve kısa bir süre sonrada inşaata başladık. Bu arada para sıkıntısı çektiğimizden ağayı bol bol hatırlıyor ve aldığı yerlerin kaç dönüme ulaştığını takip ediyorduk.
Altı ay kadar sonra yardımcısına telefon ettiğimizde:
-Ağanın yeri, çoğu göl kenarında olmak üzere yüz yirmi dönüme ulaştı, dedi. Şimdi sıra yolun bitişiğindeki ormanlık bölgeye geldi.
İnşaatın kabasını tamamladığımızda, adamı tekrar aradık.
-Ağanın yeri göl kenarında ve çam ağaçları arasında olmak üzere yüz elli dönüme çıktı, dedi. Birkaç ay sonra iş tamamlanır.
On milyona kavuşmak ümidiyle adama bir daha telefon ettiğimizde:
-Ağanın yeri bir servi ağacı altında olmak üzere 2 metreye indi dedi. Geçen hafta öldü, duymadınız mı?

11 Eylül 2013

Son Yaprak


Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse tamamı ressamlardan oluşmaktaydı.
Bu mahallede, üç katlı bodur bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı. Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.
Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürre hastalığına yakalandı. Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu...
Geriye doğru sayıyordu; "On iki" dedi, biraz sonra da "on bir"; arkasından "on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardına "sekiz" ve "yedi". Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba? Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş, yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.
Dönüp arkadaşına "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi. "Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı. Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı. İşte biri daha gitti. Topu, topu beş tane kaldı şimdi." "Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları. Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu." Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum. Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü görmek istiyorum... Ondan sonra ben de gideceğim." diyerek cevap verdi.
Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama. Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen arkadaşına perdeyi açmasını söyledi.
Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu. Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak, yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu. "Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm. Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim."
Ağır, ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı. Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı hâlâ yerindeydi.
Genç kız, yattığı yerden uzun, uzun yaprağı seyretti. Sonra arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu. Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree. Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.
Ertesi gün Doktor: "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi. O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş. Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça bulmuşlar.

O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam, son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmış.

10 Eylül 2013

Kuş Yuvası

Fotoğraf Jiri Slama - 2011

Bir Alman zooluğu, nelerden oluştuğunu anlamak için bir serçe yuvasını dağıtmış. Yapı malzemelerini inceleyince şu sonuca ulaştı.

Yuvanın yapısında 630 uzun at kılı, 1715 daha kısa kıl, 195 kök parçacığı, bir tül parçası, 3 gonca yaprağı, çeşitli büyüklüklerde 20 başka yaprak, 45 iplik ve 35 gr koyunyünü vardı.


Bütün bu malzemeler, hem sağlam hem de yumuşak olan küçücük bir kuş yuvasında bir araya gelmişti.

9 Eylül 2013

Ben Onun Kim Olduğunu Biliyorum



Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.

Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.

Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler.

Yaşlı bey huzursuzlanmış, acelesi olduğunu ve röntgen çektirmek için beklemek istemediğini söylemiş.

Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş. Adamcağız da “Karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum” demiş.

Hemşire “Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde” demiş. Adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor” demiş.

Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz” demişler.


Adam “Ama ben onun kim olduğunu biliyorum ve onu hiç bir zaman bekletmedim” demiş.

8 Eylül 2013

İnsandaki Çamuru Değil, İçindeki Cevheri Gör


İnsan çoğu kez değerlendirmelerinde dikkatli olamıyor. Hatta yanlış değerlendirmelere girebiliyor. Mesela bir topluluğun günahlar içinde yüzmesi onlara karşı kötü niyet beslemeyi ve beddua etmeyi gerektirmez. Mümin hoşlanmadığı bir manzarayla karşılaştığı zaman onu hayır yolunda değerlendirmelidir.

Büyük gönül adamı Kerhli Maruf; bir gün talebeleriyle Dicle kenarında oturmuş sohbet ediyordu… Uzaktan bir kayığın gelmekte olduğu görüldü. Kadınlı erkekli bir grup içmekte, saz çalmakta ve şarkı söylemekteydiler. Bu manzara karşısında bir talebe, Maruf’tan rica etti:
-“Bunlar için beddua buyurun, bir daha böyle kötü harekette bulunmasınlar”.

Şeyh ellerini huşu ile kaldırdı:
-“Ya Rabbi! Sen bu kullarını dünyada sevindirdiğin gibi ahirette sevindir.” Talebeler şaşkın bir şekilde birbirlerine bakarken birisi cesaret ederek sordu:” Efendimiz, ettiğiniz beddua değil, en güzel dua. Nasıl oluyor bu?”

Maruf-i Kerh şu cevabı verdi: “Eğer Hak, bunları affedip cennetine alırsa, size ne ziyan gelir.”


Evet, bu dengeyi koruyabilmek için, bir köpek leşinin yanından ashabıyla geçerken Hz. Peygamber gibi “Ne güzel dişleri var!” diyebilmeli insan.

7 Eylül 2013

Öfkesine Hakim Olamayan Çocuk


Bir zamanlar çok öfkeli ve hırçın bir çocuk vardı. Çocuk, sonradan üzülse de, kolayca öfkelenip hırçın davranışlar göstermekten kendini alamıyordu.
Bir gün yaptığı bir hırçınlığın ardından öfkesi yatışıp üzüntü hissetmeye başladığında, babası bir torba çivi verdi çocuğa. Ve ne zaman sinirlenip hırçınlık yapar ise bu çivilerden birini arka bahçedeki çitlere çakmasını söyledi.
Çocuk, ilk gün otuz yedi çivi çaktı. Daha sonraki günlerde çakılan çivi sayısı gitgide azaldı. Çocuk, öfkesine hâkim olmanın arka bahçeye gidip çivi çakmaktan daha kolay olduğunu zamanla fark etmişti. Sonunda çocuk öfkesine hâkim olur hâle geldi. Gidip durumu babasına sevinç içinde anlattı. Babası, bu defa, kendisini tutabildiği her gün için çivilerden bir tanesini çitlerden sökmesini istedi oğlundan.
Günler, haftalar geçti ve en sonunda çocuk babasına tüm çivilerin bittiği haberini verdi. Bunun üzerine, babası: “Aferin oğlum! İyi iş becerdin ve öfkene hâkim olmayı başardın” dedi ve çocuğu elinden tutup onu çitlerin yanına götürdü. Eliyle çitlerdeki delikleri göstererek:

“Ama şu çitlerdeki delikleri görüyor musun? İşte o çitler bir daha asla aynı olmayacaklar” diye ekledi. Öfkelenip de kötü sözler söylediğin veya kötü hareketler sergilediğin zaman, insanların kalplerinde işte bu çitlerde gördüğün gibi delikler açmış olursun. Ardından özür de dilesen o yaranın izi orada kalır Onun için, özür diler hallederim diye düşünmek yerine, sonradan özür dilemek zorunda kalacağın hareketler yapmamaya çalışmalısın.”

6 Eylül 2013

Yaşamak Yapılan İyiliklerle Ölçülür


Öykü, yüzyıllar önce gözlemlenen bir olayı anlatır. Bir derviş, araştırma yapmak için bir köye gitmişti. Önce o köyün mezarlığına gitti. Çünkü kültürlerin, yaşam kalitesinin böyle yerlerde gizli olduğuna inanıyordu. Gözleri, mezar taşlarındaki rakamlara takıldı. Mezar taşlarında 5, 522, 386, 12.532, 4979, 7 gibi birbirleriyle hiç de bağlantısı olmayan rakamlar vardı. Uzun uzun düşündü derviş; fakat bu rakamların sırrını çözemedi.

Derviş, köyün en bilge kişisine gitti ve ona bu rakamların anlamını sordu ve devam etti: "Bu rakamlar saat midir, ay mıdır, yıl mıdır? Ne anlatır bu rakamlar Allah aşkına?"

Bilge kişi gülümseyerek, "Bizler bebeklerimiz doğduğu zaman, bellerine bir ip bağlarız." dedi, "Hayatı boyunca yaptığı her iyilik için o ipe bir düğüm atarız. İnsanlar öldükten sonra da belindeki düğümleri sayar, düğümlerin sayısını mezar taşına yazarız."

Bilge kişi karşısındaki dervişin bir şey anlamadığını görünce açıklamasını sürdürdü: "Böylece onun, ne kadar yaşamış olduğunu anlarız. Çünkü aslında yaşamak insanlara yapılan iyiliklerle ölçülür."

Düşünün ki bizim belimizde de bir "ip" var.

Ölünce acaba kaç düğüm çıkar bizim ipimizden?

5 Eylül 2013

Bir Ceylan Uyanır Afrika'da


Bir Ceylan Uyanır Afrika'da
Sabah bir ceylan uyanır Afrika’da. 
Kafasında tek bir düşünce vardır.
En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşabilmek,
Yoksa aslana yem olacaktır.

Her sabah bir aslan uyanır Afrika’da.
Kafasında tek bir düşünce vardır.
En yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşabilmek,
Yoksa açlıktan ölecektir.

İster aslan olun,
İster ceylan olun hiç önemi yok.
Yeter ki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini,
Hem de bir  önceki günden daha hızlı koşuyor olmanız gerektiğini bilin.

Yaşam adlı koşuyu ne kadar güzel anlatmış Afrika atasözü,
Bir önceki günden daha hızlı koşmak gerekmektedir.
Çünkü eğer aslansanız
Ve en yavaş koşan ceylanı bir önceki gün yakalamışsınız...
Ve bugün başka bir ceylan yakalamak niyetindeyseniz,

Artık bilmelisiniz ki en yavaş ceylan sizden daha hızlıdır.
O halde düne göre hızınızı arttırmanız gerekmektedir.
Yok, eğer ceylansanız
Ve henüz aslana yem olmamışsanız
Hızınızı düne göre mutlaka arttırmalısınız,
Çünkü sıra size gelmiş olabilir.

Yani…
Hayat koşusunda, devam edebilmenin tek koşulu var…
Dünden daha hızlı olabilmek…
Bakın bakalım şimdi kendi kendinize…
Ondan, şundan, bundan değil “dünden” hızlı mısınız?

4 Eylül 2013

Tarlanın Kazılması Lazım


Nebraska'da yaslı bir adam yaşardı. Patates ekini için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu çok zor bir isti. Tek oğlu olan David ona yârdım edebilirdi fakat o da hapisteydi. Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve derdini anlattı.

Sevgili David, Patates bahçemi belleyemeyeceğimden kendimi çok kötü hissediyorum. Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
Sevgiler Baban

Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı

Babacığım, Tanrı aşkına bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm. 
Sevgiler David

Ertesi gün sabaha karşı 4'de FBI ve yerel polis çıkageldi ve tüm sahayı kazdı lakin hiç bir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler. 

Aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.

Babacığım, Simdi patatesleri ekebilirsin. Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım. 

Sevgiler David...

3 Eylül 2013

Hz. Osman

 

Küfe’de bir adam üçüncü Halife Hz. Osman için "Yahudi’ymiş" diye tutturmuştu. Herkes bunun asılsız olduğunu, imkânsız olduğunu söylüyor ama adam bir türlü ikna olmuyordu. Bu konu İmam-ı Azam'a da duyuruldu. "Adamı bu saçma inancından kimse caydıramadı, sununla bir de siz görüşseniz" dendi. "Hay, hay" dedi İmam-ı Azam, bir akşam bu kıza dünürlüğe diye adamın evine gitti. Dereden tepeden konuştuktan sonra sözü esasa getirdi: 
—Biz Allah'ın emri, Peygamberin kavliyle kızına dünür geldik.
—Kime istiyorsunuz kızımı, öğrenebilir miyim?
—Kızını istediğimiz kimse son derece ahlâklı, dürüst çok zengin ve alabildiğine cömert, Kuran’ı ezbere biliyor ve sürekli okuyor... (Bunların hepsi Hz. Osman'ın nitelikleri)
Adam sözünü kesti:

—Yeter, bunlardan bir tanesi bile kızımı vermek için yeterli meziyettir.
—Ama bu damat adayının bir kusuru var, kendisi Yahudi.
—Adam parladı:
—Nasıl olur, benim kızımı bir Yahudi’ye istersiniz?
İmam-ı Azam için artık taşı gediğine koymanın zamanı gelmişti:
—Sen bir kızını Yahudi’ye vermezsin de Hz. Peygamber iki kızını birden bir Yahudi’ye nasıl verir? Deyince adamın artık bir inat ve itiraza mecali kalmadı, bilinen gerçeği kabul etti.

Not; Hz. Osman Peygamberimizin damadıydı, önce bir kızıyla evlenmiş, o ölünce diğer bir kızıyla evlenmişti. Bunun için Hz. Osman'a “Zi’nNureyn” / “İki nur sahibi” denmiştir.

Bu kıssadan öncelikle çıkartmamız gereken bir ders daha var ki o da eş seçmede aramamız gereken kriterlerdir. Eş seçerken aranması gereken kriterleri Kuran-ı  Kerimde aşağıdaki gibi ifade edilir. 

"Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara layıktır. O temiz olanlar iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır." ﴾Nur Suresi 26. Ayet﴿

Bu ifadenin dışında Resulullah'ın yaşamından da örnekler incelenmelidir.

2 Eylül 2013

Sabırla Çalış, Başarıyı Yakala


“Aklı kesmek” deyimini duymuşsunuzdur… Bu, bir işe girişmeden önce, onu yapmak akıl gücünün ve kabiliyetlerinin elverişli olup olmadığım tartmak ve hesaplamak gerektiğini belirtmek için söylenen bir deyimdir.

Bilindiği gibi, halk arasında Lokman Hekim diye ün salan meşhur bilgin ve filozof Ebu Ali Hüseyin İbn Sina aslen Belh şehrine yerleşmiş bir Türk ailesinin çocuğudur. Samani Devleti’nin başkenti olan Buhara yakınlarındaki Efşene kasabasında doğdu. On yaşında Kur’an’ı ezberledi, 18 yaşına kadar devrinin bütün bilimlerini okuyup en yüksek dereceyi buldu. En çok tıp dalına merak etti. Yüzden fazla eseri olup Doğu ve Batı dillerinin hepsine tercüme edilmiştir. Eserlerin pek çoğu tıp, fizik ve astronomiye aittir. İbn Sina, tahsil hayatının ilk çağlarında riyaziye denilen matematik derslerini pek kavrayamamıştı.

Bir gün kırda gezerken bir kuyu gördü. Kuyunun ağzında mermerden oyulmuş, çember şeklinde bir bilezik vardı. Kuyu ağzının büyüklüğüne göre yapılmış ve konulmuş olan bu taşa dikkatle baktı, mermer bileziğin iç tarafları, kova ipinin sürtüşmesiyle sanki oluk oluk oyulmuş ve kesilmiş gibiydi. Kovanın bağlı bulunduğu urgan, kuyu dibine her iniş ve çıkışta bu mermere sürte sürte onu aşındırmış ve nerede ise kesecek kadar derin oluklar vücuda getirmişti… Büyük bilgin daha çocuk yaşta idi, fakat bu olay ona çok tesir etmişti. Derin derin düşündü ve şöyle dedi: Urgan gibi yumuşak bir cisim nasıl oluyor da mermer gibi en sert ve çetin bir taşı böyle kesiyordu?

Demek ki herhangi bir işte azmetmek, çaba harcamak, sabır, sebat ve direniş göstermek başarının temeliydi.

‘Urgan mermeri nasıl kesmiş ise, benim aklım da matematik derslerini aynı şekilde ve zaman harcayarak kesebilir.’ diye düşünen İbn Sina o günden sonra matematik derslerine büyük bir sebat ve dikkatle sarıldı ve sonunda muvaffak olup eserler yazdı.

Bir rivayete göre dilimizdeki “Aklın kesiyor mu?” deyiminin de bu olaydan geldiği söylenmektedir.