15 Eylül 2013

Şimeterlink




Yıllar önce Avusturya'nın güneyinde büyük bir kasırga meydana gelir. Kasırga hızla insanların yaşadığı alanlara doğru ilerliyor. Bu durum karşısında çaresiz kalan Hint ve Çin devletleri bu milyonlarca insanı yok edebilecek muazzam güce karşı ne yapacaklarını düşünmeye koyulurlar. Ancak beklenmedik bir olay olur ve kasırga Avustralyayı geçtikten sonra okyanusa yönelir ve tüm enerjisini okyanusa boşaltır.






Hint ve Çin devletleri bu kasırganın yön değiştirme sebebini araştırmaya koyulurlar. Bunun üzerine bütün meteorolojistler, fizikçiler ve kimyacılar hepsi seferber oluyorlar: bu devasa kasırganın yön değiştirme sebebini araştırdıklarında görüyorlar ki tam o tarihte Avustralya da ki kelebekler bir yerden bir yere göç ederlermiş.  Bu göç esnasında o kelebeklerin kanatlarının o hafif çırpıntıları birleşerek bu muazzam gücün yön değiştirmesini sağlamış...


14 Eylül 2013

Hiç


Devrin valisi emrindeki yöneticiler ile atinin üstünde şatafat içinde girer şehre...

Yol kenarlarında insanlar, valiyi iki büklüm, el pençe divan selamlarlar...

Bütün bu şatafatlı itaat gösterileri arasında valinin gözleri, bir sokağın kösesinde yere çökmüş olan ve etrafındaki hiçbir şey ile ilgilenmeyen bir adama takılır...

Vali, perişan kılıklı, saçı sakalına karışmış bu adamın olduğu yere atını sürer.

Atının üstünden inmeden, vakur ve sert bir ses tonu ile bağırır adama, - "Behey adam, herkes benim şehre gelişimi el pençe karşılarken sen kimsin ki yerinden bile kıpırdamıyorsun?"

Perişan kılıklı adam istifini hiç bozmadan, sakallarının ve uzun saçlarının arasından belli belirsiz gözüken gözlerini valiye çevirerek:

- "Ben hiçim" der...

Vali daha da hiddetlenir,

- "Ne demek hiç, senin bir adin, sanın unvanın yok mu bre adam" der...

- "Senin var mı? " der bu kez adam...

Vali iyice şaşırır ama cevaplar, "Gafil adam, nasıl tanımazsın, ben valiyim" der.

Adam ayni ses tonu ile sorar yine...

- "Peki, daha sonra ne olacaksın?"

- "Sadrazam olacağım." der vali...

- "Peki, daha sonra?"

- "Padişah olacağım..."

- "Peki ya daha sonra?"


Kısa bir an duraksar vali ve

- "Hiç" der...

13 Eylül 2013

Hesap


Hayatını ve hayatın içerisinde istifade edilen lütufların hesabını vermek hafife alınacak şey değildir.

Zenginin biri ölümden ve kabirdeki yalnızlıktan çok korkuyormuş. "Öldüğüm geceyi kim kabre girerek sabaha kadar benimle geçirirse servetimin yarısını ona bağışlıyorum" diye vasiyet etmiş. Öldüğünde "Kim birlikte kabre girip sabahlamak ister?" diye araştırmışlar.

Kimse çıkmamış. Nihayet bir hamal, "Benim sadece bir ipim var, kaybedecek bir şeyim yok. Sabaha kadar durursam zengin olurum." diye düşünerek kabul etmiş. Vefat eden zengin ile birlikte defnetmişler. Sorgu sual melekleri gelmiş.

Bakmışlar kabirde bir ölü, bir canlı var. "Nasıl olsa bu ölü elimizde... Biz şu canlı olandan başlayalım" demişler ve hamalı sorgulamaya başlamışlar. "O ip kimin? Nereden aldın? Niye aldın? Nasıl aldın? Nerelerde kullandın?" Sabaha kadar sorgu sual devam etmiş, adamın hesabı bitmemiş. Sabahleyin kabirden çıkmış.


- Tamam, servetin yarısı senin, demişler.
- “Aman” demiş hamal; “İstemem, kalsın. Ben, sabaha kadar bir ipin hesabını veremedim. O kadar servetin hesabını nasıl veririm?”

12 Eylül 2013

Ağanın Yeri

Fotoğraf Gregory Colbert
Arkadaşlarımın birkaçı yanıma gelerek: “Fakir öğrenciler için yurt binası yapıyoruz yardım toplayalım” dedi.
Tekliflerini kabul ettim ve ertesi gün, zenginliğinden dolayı "Ağa" lakabıyla tanınan bir iş adamını aradım.
Para istediğimi anlayınca:
-Gerekeni yaparız dedi. Gel de görüşelim.
Büyük bir hevesle bürosuna gittim ve sekreterinden izin alıp odasına girdim. Bina hakkında verdiğim bilgileri dinledikten sonra, cebinden bir on bin liralık çıkarıp:
-Buyur dedi. Bizimde katkımız olsun.
Şaşırmıştım. Ama yine de işi pişkinliğe verip:
-Sondaki sıfırlar biraz az olmadı mı? Dedim. Hiç olmazsa on milyon vereceğinizi tahmin etmiştim.
Pek aldırmamış görünerek:
-Şimdilik bu kadar yetsin, dedi. Toplu konut sitesi için yer almam gerektiğinden fazla açılamıyorum.
“Ne kadar lazım?” Diye sordum.
“İki yüz dönüm kadar” dedi. Bu işi becerir ve planladığım arsaları kapatırsam, vakfınıza on milyon bağışlarım. Eğer binaya ismimi verirseniz bu miktarı daha da artırabildim.
Teklifini ister istemez kabul ettikten sonra el sıkışıp ayrıldık ve kısa bir süre sonrada inşaata başladık. Bu arada para sıkıntısı çektiğimizden ağayı bol bol hatırlıyor ve aldığı yerlerin kaç dönüme ulaştığını takip ediyorduk.
Altı ay kadar sonra yardımcısına telefon ettiğimizde:
-Ağanın yeri, çoğu göl kenarında olmak üzere yüz yirmi dönüme ulaştı, dedi. Şimdi sıra yolun bitişiğindeki ormanlık bölgeye geldi.
İnşaatın kabasını tamamladığımızda, adamı tekrar aradık.
-Ağanın yeri göl kenarında ve çam ağaçları arasında olmak üzere yüz elli dönüme çıktı, dedi. Birkaç ay sonra iş tamamlanır.
On milyona kavuşmak ümidiyle adama bir daha telefon ettiğimizde:
-Ağanın yeri bir servi ağacı altında olmak üzere 2 metreye indi dedi. Geçen hafta öldü, duymadınız mı?

11 Eylül 2013

Son Yaprak


Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse tamamı ressamlardan oluşmaktaydı.
Bu mahallede, üç katlı bodur bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı. Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.
Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürre hastalığına yakalandı. Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu...
Geriye doğru sayıyordu; "On iki" dedi, biraz sonra da "on bir"; arkasından "on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardına "sekiz" ve "yedi". Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba? Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş, yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.
Dönüp arkadaşına "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi. "Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı. Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı. İşte biri daha gitti. Topu, topu beş tane kaldı şimdi." "Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları. Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu." Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum. Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü görmek istiyorum... Ondan sonra ben de gideceğim." diyerek cevap verdi.
Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama. Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen arkadaşına perdeyi açmasını söyledi.
Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu. Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak, yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu. "Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm. Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim."
Ağır, ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı. Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı hâlâ yerindeydi.
Genç kız, yattığı yerden uzun, uzun yaprağı seyretti. Sonra arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu. Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree. Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.
Ertesi gün Doktor: "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi. O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş. Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça bulmuşlar.

O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam, son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmış.

10 Eylül 2013

Kuş Yuvası

Fotoğraf Jiri Slama - 2011

Bir Alman zooluğu, nelerden oluştuğunu anlamak için bir serçe yuvasını dağıtmış. Yapı malzemelerini inceleyince şu sonuca ulaştı.

Yuvanın yapısında 630 uzun at kılı, 1715 daha kısa kıl, 195 kök parçacığı, bir tül parçası, 3 gonca yaprağı, çeşitli büyüklüklerde 20 başka yaprak, 45 iplik ve 35 gr koyunyünü vardı.


Bütün bu malzemeler, hem sağlam hem de yumuşak olan küçücük bir kuş yuvasında bir araya gelmişti.

9 Eylül 2013

Ben Onun Kim Olduğunu Biliyorum



Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.

Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.

Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler.

Yaşlı bey huzursuzlanmış, acelesi olduğunu ve röntgen çektirmek için beklemek istemediğini söylemiş.

Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş. Adamcağız da “Karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum” demiş.

Hemşire “Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde” demiş. Adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor” demiş.

Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz” demişler.


Adam “Ama ben onun kim olduğunu biliyorum ve onu hiç bir zaman bekletmedim” demiş.

8 Eylül 2013

İnsandaki Çamuru Değil, İçindeki Cevheri Gör


İnsan çoğu kez değerlendirmelerinde dikkatli olamıyor. Hatta yanlış değerlendirmelere girebiliyor. Mesela bir topluluğun günahlar içinde yüzmesi onlara karşı kötü niyet beslemeyi ve beddua etmeyi gerektirmez. Mümin hoşlanmadığı bir manzarayla karşılaştığı zaman onu hayır yolunda değerlendirmelidir.

Büyük gönül adamı Kerhli Maruf; bir gün talebeleriyle Dicle kenarında oturmuş sohbet ediyordu… Uzaktan bir kayığın gelmekte olduğu görüldü. Kadınlı erkekli bir grup içmekte, saz çalmakta ve şarkı söylemekteydiler. Bu manzara karşısında bir talebe, Maruf’tan rica etti:
-“Bunlar için beddua buyurun, bir daha böyle kötü harekette bulunmasınlar”.

Şeyh ellerini huşu ile kaldırdı:
-“Ya Rabbi! Sen bu kullarını dünyada sevindirdiğin gibi ahirette sevindir.” Talebeler şaşkın bir şekilde birbirlerine bakarken birisi cesaret ederek sordu:” Efendimiz, ettiğiniz beddua değil, en güzel dua. Nasıl oluyor bu?”

Maruf-i Kerh şu cevabı verdi: “Eğer Hak, bunları affedip cennetine alırsa, size ne ziyan gelir.”


Evet, bu dengeyi koruyabilmek için, bir köpek leşinin yanından ashabıyla geçerken Hz. Peygamber gibi “Ne güzel dişleri var!” diyebilmeli insan.

7 Eylül 2013

Öfkesine Hakim Olamayan Çocuk


Bir zamanlar çok öfkeli ve hırçın bir çocuk vardı. Çocuk, sonradan üzülse de, kolayca öfkelenip hırçın davranışlar göstermekten kendini alamıyordu.
Bir gün yaptığı bir hırçınlığın ardından öfkesi yatışıp üzüntü hissetmeye başladığında, babası bir torba çivi verdi çocuğa. Ve ne zaman sinirlenip hırçınlık yapar ise bu çivilerden birini arka bahçedeki çitlere çakmasını söyledi.
Çocuk, ilk gün otuz yedi çivi çaktı. Daha sonraki günlerde çakılan çivi sayısı gitgide azaldı. Çocuk, öfkesine hâkim olmanın arka bahçeye gidip çivi çakmaktan daha kolay olduğunu zamanla fark etmişti. Sonunda çocuk öfkesine hâkim olur hâle geldi. Gidip durumu babasına sevinç içinde anlattı. Babası, bu defa, kendisini tutabildiği her gün için çivilerden bir tanesini çitlerden sökmesini istedi oğlundan.
Günler, haftalar geçti ve en sonunda çocuk babasına tüm çivilerin bittiği haberini verdi. Bunun üzerine, babası: “Aferin oğlum! İyi iş becerdin ve öfkene hâkim olmayı başardın” dedi ve çocuğu elinden tutup onu çitlerin yanına götürdü. Eliyle çitlerdeki delikleri göstererek:

“Ama şu çitlerdeki delikleri görüyor musun? İşte o çitler bir daha asla aynı olmayacaklar” diye ekledi. Öfkelenip de kötü sözler söylediğin veya kötü hareketler sergilediğin zaman, insanların kalplerinde işte bu çitlerde gördüğün gibi delikler açmış olursun. Ardından özür de dilesen o yaranın izi orada kalır Onun için, özür diler hallederim diye düşünmek yerine, sonradan özür dilemek zorunda kalacağın hareketler yapmamaya çalışmalısın.”

6 Eylül 2013

Yaşamak Yapılan İyiliklerle Ölçülür


Öykü, yüzyıllar önce gözlemlenen bir olayı anlatır. Bir derviş, araştırma yapmak için bir köye gitmişti. Önce o köyün mezarlığına gitti. Çünkü kültürlerin, yaşam kalitesinin böyle yerlerde gizli olduğuna inanıyordu. Gözleri, mezar taşlarındaki rakamlara takıldı. Mezar taşlarında 5, 522, 386, 12.532, 4979, 7 gibi birbirleriyle hiç de bağlantısı olmayan rakamlar vardı. Uzun uzun düşündü derviş; fakat bu rakamların sırrını çözemedi.

Derviş, köyün en bilge kişisine gitti ve ona bu rakamların anlamını sordu ve devam etti: "Bu rakamlar saat midir, ay mıdır, yıl mıdır? Ne anlatır bu rakamlar Allah aşkına?"

Bilge kişi gülümseyerek, "Bizler bebeklerimiz doğduğu zaman, bellerine bir ip bağlarız." dedi, "Hayatı boyunca yaptığı her iyilik için o ipe bir düğüm atarız. İnsanlar öldükten sonra da belindeki düğümleri sayar, düğümlerin sayısını mezar taşına yazarız."

Bilge kişi karşısındaki dervişin bir şey anlamadığını görünce açıklamasını sürdürdü: "Böylece onun, ne kadar yaşamış olduğunu anlarız. Çünkü aslında yaşamak insanlara yapılan iyiliklerle ölçülür."

Düşünün ki bizim belimizde de bir "ip" var.

Ölünce acaba kaç düğüm çıkar bizim ipimizden?

5 Eylül 2013

Bir Ceylan Uyanır Afrika'da


Bir Ceylan Uyanır Afrika'da
Sabah bir ceylan uyanır Afrika’da. 
Kafasında tek bir düşünce vardır.
En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşabilmek,
Yoksa aslana yem olacaktır.

Her sabah bir aslan uyanır Afrika’da.
Kafasında tek bir düşünce vardır.
En yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşabilmek,
Yoksa açlıktan ölecektir.

İster aslan olun,
İster ceylan olun hiç önemi yok.
Yeter ki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini,
Hem de bir  önceki günden daha hızlı koşuyor olmanız gerektiğini bilin.

Yaşam adlı koşuyu ne kadar güzel anlatmış Afrika atasözü,
Bir önceki günden daha hızlı koşmak gerekmektedir.
Çünkü eğer aslansanız
Ve en yavaş koşan ceylanı bir önceki gün yakalamışsınız...
Ve bugün başka bir ceylan yakalamak niyetindeyseniz,

Artık bilmelisiniz ki en yavaş ceylan sizden daha hızlıdır.
O halde düne göre hızınızı arttırmanız gerekmektedir.
Yok, eğer ceylansanız
Ve henüz aslana yem olmamışsanız
Hızınızı düne göre mutlaka arttırmalısınız,
Çünkü sıra size gelmiş olabilir.

Yani…
Hayat koşusunda, devam edebilmenin tek koşulu var…
Dünden daha hızlı olabilmek…
Bakın bakalım şimdi kendi kendinize…
Ondan, şundan, bundan değil “dünden” hızlı mısınız?

4 Eylül 2013

Tarlanın Kazılması Lazım


Nebraska'da yaslı bir adam yaşardı. Patates ekini için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu çok zor bir isti. Tek oğlu olan David ona yârdım edebilirdi fakat o da hapisteydi. Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve derdini anlattı.

Sevgili David, Patates bahçemi belleyemeyeceğimden kendimi çok kötü hissediyorum. Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
Sevgiler Baban

Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı

Babacığım, Tanrı aşkına bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm. 
Sevgiler David

Ertesi gün sabaha karşı 4'de FBI ve yerel polis çıkageldi ve tüm sahayı kazdı lakin hiç bir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler. 

Aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.

Babacığım, Simdi patatesleri ekebilirsin. Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım. 

Sevgiler David...

3 Eylül 2013

Hz. Osman

 

Küfe’de bir adam üçüncü Halife Hz. Osman için "Yahudi’ymiş" diye tutturmuştu. Herkes bunun asılsız olduğunu, imkânsız olduğunu söylüyor ama adam bir türlü ikna olmuyordu. Bu konu İmam-ı Azam'a da duyuruldu. "Adamı bu saçma inancından kimse caydıramadı, sununla bir de siz görüşseniz" dendi. "Hay, hay" dedi İmam-ı Azam, bir akşam bu kıza dünürlüğe diye adamın evine gitti. Dereden tepeden konuştuktan sonra sözü esasa getirdi: 
—Biz Allah'ın emri, Peygamberin kavliyle kızına dünür geldik.
—Kime istiyorsunuz kızımı, öğrenebilir miyim?
—Kızını istediğimiz kimse son derece ahlâklı, dürüst çok zengin ve alabildiğine cömert, Kuran’ı ezbere biliyor ve sürekli okuyor... (Bunların hepsi Hz. Osman'ın nitelikleri)
Adam sözünü kesti:

—Yeter, bunlardan bir tanesi bile kızımı vermek için yeterli meziyettir.
—Ama bu damat adayının bir kusuru var, kendisi Yahudi.
—Adam parladı:
—Nasıl olur, benim kızımı bir Yahudi’ye istersiniz?
İmam-ı Azam için artık taşı gediğine koymanın zamanı gelmişti:
—Sen bir kızını Yahudi’ye vermezsin de Hz. Peygamber iki kızını birden bir Yahudi’ye nasıl verir? Deyince adamın artık bir inat ve itiraza mecali kalmadı, bilinen gerçeği kabul etti.

Not; Hz. Osman Peygamberimizin damadıydı, önce bir kızıyla evlenmiş, o ölünce diğer bir kızıyla evlenmişti. Bunun için Hz. Osman'a “Zi’nNureyn” / “İki nur sahibi” denmiştir.

Bu kıssadan öncelikle çıkartmamız gereken bir ders daha var ki o da eş seçmede aramamız gereken kriterlerdir. Eş seçerken aranması gereken kriterleri Kuran-ı  Kerimde aşağıdaki gibi ifade edilir. 

"Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara layıktır. O temiz olanlar iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır." ﴾Nur Suresi 26. Ayet﴿

Bu ifadenin dışında Resulullah'ın yaşamından da örnekler incelenmelidir.

2 Eylül 2013

Sabırla Çalış, Başarıyı Yakala


“Aklı kesmek” deyimini duymuşsunuzdur… Bu, bir işe girişmeden önce, onu yapmak akıl gücünün ve kabiliyetlerinin elverişli olup olmadığım tartmak ve hesaplamak gerektiğini belirtmek için söylenen bir deyimdir.

Bilindiği gibi, halk arasında Lokman Hekim diye ün salan meşhur bilgin ve filozof Ebu Ali Hüseyin İbn Sina aslen Belh şehrine yerleşmiş bir Türk ailesinin çocuğudur. Samani Devleti’nin başkenti olan Buhara yakınlarındaki Efşene kasabasında doğdu. On yaşında Kur’an’ı ezberledi, 18 yaşına kadar devrinin bütün bilimlerini okuyup en yüksek dereceyi buldu. En çok tıp dalına merak etti. Yüzden fazla eseri olup Doğu ve Batı dillerinin hepsine tercüme edilmiştir. Eserlerin pek çoğu tıp, fizik ve astronomiye aittir. İbn Sina, tahsil hayatının ilk çağlarında riyaziye denilen matematik derslerini pek kavrayamamıştı.

Bir gün kırda gezerken bir kuyu gördü. Kuyunun ağzında mermerden oyulmuş, çember şeklinde bir bilezik vardı. Kuyu ağzının büyüklüğüne göre yapılmış ve konulmuş olan bu taşa dikkatle baktı, mermer bileziğin iç tarafları, kova ipinin sürtüşmesiyle sanki oluk oluk oyulmuş ve kesilmiş gibiydi. Kovanın bağlı bulunduğu urgan, kuyu dibine her iniş ve çıkışta bu mermere sürte sürte onu aşındırmış ve nerede ise kesecek kadar derin oluklar vücuda getirmişti… Büyük bilgin daha çocuk yaşta idi, fakat bu olay ona çok tesir etmişti. Derin derin düşündü ve şöyle dedi: Urgan gibi yumuşak bir cisim nasıl oluyor da mermer gibi en sert ve çetin bir taşı böyle kesiyordu?

Demek ki herhangi bir işte azmetmek, çaba harcamak, sabır, sebat ve direniş göstermek başarının temeliydi.

‘Urgan mermeri nasıl kesmiş ise, benim aklım da matematik derslerini aynı şekilde ve zaman harcayarak kesebilir.’ diye düşünen İbn Sina o günden sonra matematik derslerine büyük bir sebat ve dikkatle sarıldı ve sonunda muvaffak olup eserler yazdı.

Bir rivayete göre dilimizdeki “Aklın kesiyor mu?” deyiminin de bu olaydan geldiği söylenmektedir.

1 Eylül 2013

Problem Nerede?

Fotoğrafda ki Yer Japonya

5 yaşında idim. Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi, aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu.
Çocukluk iste,
    Aman babaanne dedim.
— Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?

Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
—Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun. Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanın göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?'
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain'in Proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim.
Geceydi. Sabahleyin, tras olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm. 'Lütfen trasdan sonra jiletinizi çöpe atmayın, yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu.

Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde 'İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı. İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.
İsviçre'de zaman, zaman, belli dönemler de radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur. 'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç tarifesi dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.'

Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekâmül edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler. Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır. Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor.
Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve
—Şu andan itibaren der,
—Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.
—Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu...


Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız. Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.

31 Ağustos 2013

Asıl Dostluk


Mevlana ve bir öğrencisi, dostluğun ve arkadaşlığın konu edildiği bir söyleşiden çıkmışlar, yolda birlikte yürüyorlardı. Biraz ileride yolun  kenarında, iki köpeğin koyun koyuna sokulmuşlar, birlikte uyumakta olduklarını gördüler.
Öğrencisi, biraz önceki söyleşinin de etkisi altında  kalarak, bu görüntü karşısında çok duygulandı ve bu duygusunu Mevlana ile paylaşmak istedi: “Efendim şu manzaraya bakın” dedi. “Ne denli yüce bir ders alınacak dostluk örneği, değil mi?”
Mevlana, öğrencisinin bu heyecanı karşısında hafifçe gülümsedi ve kişisel çıkarların nice dostlukları yakıp kül ettiğini anımsattıktan sonra ona, unutamayacağı bir ders verdi:

“Evlat, sen onların arasına bir kemik atıver de, bak o zaman gör dostluklarını” dedi.

30 Ağustos 2013

Kırlangıç Hikayesi


Günlerden bir gün kırlangıcın biri bir adama âşık olmuş ve adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş:
-Ben seni çok seviyorum, lütfen pencereyi açıp beni içeri al, birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum, canın da sıkılmaz, birlikte yaşar gideriz demiş. Adam:
-Olmaz, alamam... Git başımdan diye cevap vermiş. Kuş bu sözlerini birkaç kez daha tekrar ettikten sonra adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş:
-Lütfen beni içeri al... Artık soğuklarda başladı, dışarıda kalamam biliyorsun, ben sıcak ülkelere gitmek zorunda kalabilirim. Lütfen beni al da sıcak ülkelere gitmek zorunda kalmayayım.
Lütfen beni içeri al, birlikte yemek yer omzuna konar, seni neşelendiririm, sana yarenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın der. Fakat şu cevabı alır:
-Git başımdan! Demiş ve kuşu kovmuş...
Kırlangıç da bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş. Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine 'Ben ne aptalım, ne akılsız bir adamım niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık demiş ve çok pişman olmuş. Fakat iş işten geçmiş. Kendi kendine 'Nasıl olsa kırlangıçlar sıcaklar başlayınca gelir, ben de onu içeri alır mutlu bir hayat sürerim demiş. Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yazın gelmesiyle kırlangıçlar da gelmeye başlamış; ama onun kırlangıcı gelmemiş. Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan kırlangıcı beklemiş; ama kırlangıç gelmemiş. Gelen kırlangıçlara sormuş; ama onu gören olmamış.
Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş.
Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi olana şöyle demiş: Kırlangıçların ömrü 6 aydır...


Zaman dediğimiz şey, içinde yaşadığımız andır. Öyleyse yapacağımız iyilikleri ertelemeyelim!  

29 Ağustos 2013

İki Rüya Arasındaki Fark

Fotoğraf Gregory Colbert

Zamanın birinde 2 kardeş varmış. Büyük olanı koskocaman bir çiftlin sahibi ve köyün ağasıymış. O kadar zenginmiş ki zenginliği başka memleketlerde dahi dillere dolanmış.
Kardeş ise ağabeyinin çiftliğinde karın tokluğuna kar kış, sıcak soğuk demeden çalışırmış.
Ortalığın sıcaktan cayır cayır yandığı bir yaz günü küçük kardeş yorgunluktan bitap düşmüş ve bir ağacın gölgesinde uyuyakalmış.
Çok geçmemiş ki ağabeyi kardeşini, ayağındaki koca potinleriyle sert bir biçimde dürterek “Kalk iş zamanı uyunur mu? Çalışmayana bedava ekmek yok.” diyerek uyandırmış. Kardeşi ise ne olduğunu anlamadan şaşkın gözlerle önünde duran abisinin o heybetli cüssesiyle karşılaşmış ve “Ağabey neden uyandırdın beni çok güzel bir rüya görüyordum. Rüyamda büyük bir çiftliğim, yüzlerce atlarım, sayısız hayvanlarım, ucu bucağı gözükmeyen tarlalarım, benim için çalışan yüzlerce işçim, aletlerim ve daha sayamayacağım bir sürü mala sahiptim. O kadar güzel bir rüyaydı ki keşke uyandırmasaydın da biraz daha tadını çıkartsaydım.”demiş.
Ağabeyi ise alaylı bir ifadeyle, “Sen” demiş, “Bu saydıklarını ancak rüyanda görürsün. Oysa bak ben bütün bu saydıklarına sahibim, bunların içinde yüzüyorum…” diye cevap vermiş.

Kardeşi ise bilgece bir ifadeyle ağabeyine bakmış ve söylediği sözlere pişman edercesine şu sözler dökülmüş kurumuş dudaklarından: “Ağabey, biliyor musun aslına ikimiz de rüya görüyoruz? Tek fark, benim rüyam gözlerimi açınca bitiyor, senin rüyan ise gözlerini kapatınca bitecek!”

28 Ağustos 2013

Aynı Duyguları Paylaşanlar Anlaşabilirler


Adamın biri artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından korkuyormuş ve  karısının işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş.  Ona nasıl yaklaşması gerektiğinden emin değilmiş.  Bu durumu konuşmak için aile doktorunu aramış; doktor adamın  karısının ne kadar  duyduğunu anlayabilmesi için basit bir yöntem önermiş. 
"Yapacağın şey şu, karından 40 adım ileride dur, normal bir konuşma tonuyla bir  şeyler söyle; eğer duymazsa  30 adım ilerisinde aynı şeyi  tekrarla, sonra 20 adım… Cevap alana kadar aynı şeyi tekrarla"
O akşam karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlarken adam işlemi  uygulamaya koymuş. 40 adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş
-"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Cevap yok
Mutfağa biraz yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu  tekrarlamış
-"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Gene cevap yok  Mutfağa biraz daha yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş
-"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Hala cevap yok  Adam mutfağın kapısına gelmiş artık mesafe iyice azalmış ve   soruyu  tekrarlamış
-"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Gene cevap alamamış  Bu sefer karısına iyice yaklaşmış ve aynı soruyu tekrar sormuş
-"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"

-"Canım beşinci kez söylüyorum, Tavuk"

27 Ağustos 2013

Dünyayı Düzeltmek İçin


            Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra Pazar sabahı, kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu. Baba oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu; ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı: “Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim!” dedi. Sonra düşündü: “Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez!”

Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi: “Babacığım haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz !” dedi. Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu. Çocuk şu ibretlik açıklamayı yaptı:
“Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzeliverdi”