28 Eylül 2013

Esaret


Hindistan’da yabani bir fil yavrusu yakalandığında kalın bir zincir ile kalın bir ağaca bağlanırmış.

Yavru fil kaçmaya çalışır, ama kaçamazmış. Zamanla “kaçma” denemelerini de bırakırmış. O ağaçtan hiçbir zaman kurtulamayacağına inanırmış.

Esareti öğrenirmiş yani. Zamanla. Bu aşamada ayağındaki zinciri ağaçtan söküp odun parçasına bağlarlarmış.


Fil nereye gitse hep o odunun peşinden geldiğini görünce hâlâ o ağaca bağlı olduğunu ve hiçbir zaman ağaçtan kurtulamayacağını düşünür ve kaçma girişiminde bulunmazmış.

27 Eylül 2013

Deniz Yıldızının Öyküsü


Bir adam, okyanus sahilinde yürüyüş yaparken denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar.
Biraz daha yaklaşınca, bu kişinin, sahile vurmuş denizyıldızlarını denize attığını fark eder ve “Niçin bu denizyıldızlarını denize atıyorsunuz?” diye sorar.
Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi , “Yaşamları için.” yanıtını cevap verince, adam şaşkınlıkla , “İyi ama burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atmanıza olanak yok. Sizin bunları denize atmanızı neyi fark ettirecektir.” der.

Yerden bideniz yıldızı daha alıp denize atan kişi, “Bak, onun için çok şey fark etti…” dedi.

26 Eylül 2013

Kendi Çamurumda Kuyruğumu Sallayayım

Tye bir nehrin kıyısında oturmuş, elindeki kamışla balık avlıyordu. O sırada Chu ülkesinin prensinin gönderdiği iki elçi bilgenin yanına geldi.

Elçilerden yaşlı olan:
"Saygıdeğer prensimiz, sizi bir vilayetimize vali tayin etmek istiyor." dedi.

Bilge Tye başını bile çevirmeden balık tutmaya devam etti ve gelenlere şöyle cevap verdi:
"İşittiğime göre, Chu ülkesinin kutsal bir kaplumbağası varmış. Bu kaplumbağa üç bin yaşındayken ölmüş. Prensiniz de bu kaplumbağayı değerli taşlarla süslü bir kafese koyup kutsal mabette saklamaya başlamış. Acaba bu kaplumbağa ölüp bu şekilde cesedine tapılmasını mı isterdi, yoksa canlı olup kendi cinsleri arasında çamurda kuyruk sallamayı mı?"

Yaşlı elçi: "Elbette çamurda kuyruk sallamayı" diye cevap verince

Bilge Tye: "Öyleyse" dedi. "Beni rahat bırakın da kendi çamurumda kuyruğumu sallayayım."

25 Eylül 2013

Kalbimin Haznedârı

Fotoğraf; Mathieu Capdeville

Bir zamanlar Ayaz adlı bir köle varmış. Takdir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud'un kölesi olmuş. Sultan, köleyi taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş. Derken Sultan'ın öylesine itimadını kazanmış ki bütün sultanlığın haznedârı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş.

Bu gelişmeyi gören saraylılar ise durumdan pek rahatsız olmuşlar. Hasetleri ve kibirleri yüzünden sözüm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler. Bu duygular içinde özelikle Sultan yakınlardaysa ondan gün geçtikçe daha çok şikâyet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek için ellerinden geleni yapmışlar.

Sultanın huzurunda bir saraylının bir diğer saraylıya şöyle dediği duyulmuş: "Köle Ayaz'ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun? Aslında her gün gidiyor; hatta izinli günlerinde bile gidip orada saatlerce kalıyor. Onun mücevherlerimizi çaldığından adım gibi eminim" Sultan kulaklarına inanamamış. "İşin aslını kendi gözlerimle görmeliyim" demiş. Böylece o da hazine dairesine gidip Ayaz'ı gözlemek istemiş. Duvara küçük bir delik yaptırıp içinde olanları seyretmeye hazırlanmış.

Ayaz hazine dairesine bir daha ki sefer geldiğinde Sultan dışarıda beklemeye koyulmuş. Kölenin sessizce içeri girdiğini, kapıyı kapattığını ve sandığa gittiğini görmüş. Köle Ayaz, sandığın önünde diz çökmüş kapağı usulca kaldırmış ve içinden bir şey çıkarmış. Orada sakladığı küçük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmüş alnına koymuş ve sonrada açmış. İçinden çıkan köleyken giydiği yırtık pırtık bir elbise!

İşte köle Ayaz saraylı giysilerini çıkarmış bu elbiseyi giymiş ve sonra aynanın karşısına geçmiş. Kendi kendine: "Daha önceleri bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun?" diye sormuş. "Bir hiçtin sen... Satılacak bir köleydin ve Allah Sultanın eliyle sana rahmetinden belki de hiç hak etmediğin nimetler lütfetti. İşte Ayaz şimdi buradasın ama asla nereden geldiğini unutma! Çünkü mal mülk insanın hafızasını uçurur unutuluşlara sürükler. Şimdi sen de nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve daima hatırla Ayaz hatırla! " Sandığı kapatmış kilitlemiş ve sessizce kapıya doğru yürümüş.

Hazine dairesinden çıkarken birden Sultanla yüz yüze gelmiş. Sultan gözlerini Ayazın yüzüne dikmiş dururken yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyormuş ve boğazı öyle düğümlenmiş ki konuşmakta güçlük çekmiş. Sultan Ayaz’a güçlükle şunları söylemil; "Bugüne kadar mücevherlerimin hazinedârıydın ama şimdi... Kalbimin hazinedârısın. Bana benim de önünde bir hiç olduğum kendi Sultanımın huzurunda nasıl davranmam gerektiğini ders verdin"

24 Eylül 2013

Kadılık


Zamanında İmam-ı Azam ile herhangi bir konuda tartışmaya girip de galip çıkan görülmemiştir. Hem derya gibi ilmi, hem de herkese nasip olmayan zekâ ve mantığı sayesinde hepsinden kendisi galip çıkıyordu.

Abbasi Halifesi Me'mun İmam-ı Azam'ı Küfe’ye kadı yapmak istiyordu. İmamı çağırdı ve bu niyetini açıkladı. İmam-ı Azam yönetimin yanlışlıklarına alet olmamak için bu teklifi kabul etmedi.
— Ben kadılık yapamam, dedi.

Halife de herkes de kabul ederdi ki ondan iyi kadılık yapacak bulunamazdı. Bu nedenle Halife sert çıktı:
— Yalan söylüyorsun, sen kadılık yaparsın!

İmam-ı Azam akan suları durduracak şu cevabı verdi: 
— Eğer ben yalan söylüyorsam, yalan söylediğim için kadılık yapamam, çünkü yalancıdan kadı olmaz. Eğer "yapamam" dediğim zaman doğru söylüyorsam, sözümün gereği olarak kadılık yapamam. O halde her iki halde de kadılık yapamam…

23 Eylül 2013

İstişarenin Önemi


Bir gece Medine sokaklarında Halife Hazreti Ömer ve Abdurrahman bin Avf hazretleri gezerken bir evin içinde karışık seslerin geldiğini duyarlar. Biraz yaklaşınca sorar Halife:
-Ey Abdurrahman, bu evin kime ait olduğunu biliyor musun?
Abdurrahman bin Avf , “Bilmiyorum” der.
-Burası Rebia bin Ümeyye’nin evidir. İçindekilerde sarhoşlar, içmişler bağırıp çığırıyorlar. Ne dersin bunlara ne türlü bir ceza uygulayalım? Gecenin bu saatinde bu haldeler…

Abdurrahman bin Avf der ki:
-Bana kalırsa ceza uygulanacak onlar değil biziz! İrkilir Halife.
-“Neden?” diye sorar. Şöyle izah eder büyük sahabe:
-Rabbimiz “İnsanların gizli ayıplarını araştırmayınız”* buyuruyor. Biz ise gecenin bu saatinde evinin içindeki ayıpları araştırıp meydana çıkarmakla meşgulüz. Aslında cezalık işi biz yapıyoruz demektir.
Bunu üzerine düşünmeye başlayan Halife, eline Abdurrahman bin Avf’in eline uzatarak der ki:
-Tut şu elimden bir an evvel buradan uzaklaşalım; yoksa biz onlara değil, onlar bize ceza isteyebilir.
Oradan hızla uzaklaşırken de söylemekten kendini alamaz Halife.
-Allah insanları düşündüren dostlardan mahrum etmesin. Kimseye de kendi kanaatinde ısrarcı eylemesin.

Kendi kanaatini dostlarına kontrol ettirmek ne güzeldir!


* Hucurat Suresi 12. Ayet

22 Eylül 2013

Tarihteki En Önemli Olaylar


Bir zamanlar doğuda çok akıllı ve bilgili bir hükümdar varmış. Bu hükümdar yeryüzünde yaşayan insanlara ilişkin her şeyi bilmek istiyormuş.

Vezirlerini yanına çağırmış ve "Bana dünyadaki tüm ulusların tarihini yazın, geçmişte ve şimdi nasıl yaşadıklarını, neler yaptıklarını, hangi savaşlara katıldıklarını ve çeşitli ülkelerde gelişmiş iş ve sanat kollarını anlatın" diye buyurmuş. Ve onlara beş yıl süre tanımış.

Vezirler önünde saygıyla eğilmişler. Sonra krallıktaki akıllı adamların en akıllılarını bir araya toplamışlar ve hükümdarlarının dileğini iletmişler.
Beş yıl sonra vezirler sarayda tekrar toplanmışlar.
"Büyük hükümdarım, dileğiniz yerine getirildi! Dışarıya bakarsanız isteğinizin karşılandığını görürsünüz..." demişler.

Hükümdar hayretle gözlerini açmış. Sarayın önünde sonu ufukta kaybolan bir deve kervanı duruyormuş. Her devenin sırtında iki dev heybe ve her heybenin içinde de marokenle güzelce kaplanmış on büyük cilt varmış.
"Bu nedir?" diye sormuş hükümdar.
"Bu dünya tarihidir" diye yanıtlamış vezirler. "Buyruğunuz üstüne bilge kişiler beş yıl durmadan çalıştılar!"
"Benimle alay mı ediyorsunuz?" diye kükremiş kral. "Ömrüm bunların onda birini bile okumaya yetmez! Söyleyin kısa bir tarih yazsınlar. Ama tüm önemli olayları içersin."
Ve onlara bir yıl daha süre vermiş.

Bir yıl geçmiş ve yine kervan sarayın önünde durmuş. Bu kez yalnızca on deve boyundaymış ve her devenin sırtında iki heybe, bunların içinde de on cilt kitap varmış.
Kral çok öfkelenmiş.

"Bu güne kadar tüm ulusların yaşadığı yalnızca en önemli olayları yazmalarını söyleyin onlara. Ne kadar süre ister?"

Akıllı adamların en akıllısı öne çıkmış ve "Yarın efendim. İsteğinize yarın kavuşacaksınız" demiş.

"Yarın?" diye yenilemiş hükümdar şaşkınlıkla. "Çok iyi. Ama beni aldatıyorsanız başınızı yitireceksiniz!"

Sonunda mavi gökyüzünde güneş yükselmiş, uyku çiçekleri tüm büyüleyicilikleriyle açmışlar ve hükümdar bilge kişiyi yanına çağırtmış. Yaşlı bilge elinde ufacık bir tahta kutuyla içeri girmiş. "Ey ulu hükümdarım, tüm insanlık tarihinde yaşanmış en önemli olayları burada bulacaksınız." demiş kısık bir sesle.

Kral kutuyu açmış. Kadife bir yastık üstünde küçük bir parça parşömen duruyormuş. Ve orada tek bir cümle yazılıymış:


"Doğdular, yaşadılar ve öldüler." 

21 Eylül 2013

Halifenin Nereden Haberi Olacak?


Sürekli Allah'ın gözettiği hissi ile hareket etmek çok önemlidir. Hazreti Ömer halifeliği sırasında bir gece asayişi kontrol için Medine sokaklarında dolaşıyordu. Gecenin karanlığında önünden geçmekte olduğu bir evden, yüksek sesler işitti. Durdu ve dinlemeye başladı.

Bir anne kızına şöyle diyordu: “Kızım, yarın satacağımız süte su karıştır!”
Kız ise; “Anne, halife süte su karıştırmayı yasak etmedi mi?”
“Kızım gecenin bu saatinde halifenin nereden haberi olacak, o şimdi yatağında uyuyor.”
“Anne! Anne! Halife uyuyor, haberi olmaz diyorsun! Her şeyi bilen, gören ve her şeye kadir olan Allah-u Teâlâ bizi görüyor, halimizi biliyor! Hilemizi insanlardan gizleyebiliriz, fakat her şeyi bilen ve gören Allah'tan nasıl gizlersin?”

Hazreti Ömer, bu kızın güzel ahlakına çok hayran kaldı bu durumu hanımına da anlattı. Sonra da, o kızı oğlu Asım’a nikâh etti. Olayları değerlendirirken din eksenli bir değerlendirme, ince ve hassas bir ruhu gerektirir.


Kendine muhasarasının en şiddetli olduğu günlerden biriydi. Zeynel isminde bir kahraman sabah namazı kılarken önüne bir humbara* düştü. Zeynel namazı bozup kaçsa humbara patlayacak ve kendisi de ölecekti. Zeynel kaçmamış ve normal şekilde secdeye kapanıp duasını yapmaya başlamıştı. Ancak o anda patlayan humbara da Zeynel’e bir zarar vermemişti.

Olayı Fazıl Ahmet Paşa’ya anlatan Zeynel soruyordu:
“Efendim. Acaba secdede biraz fazla kalmam neticesinde namazım bozuldu mu?” Sadrazam da.
“Hayır, namazın bozulmadı.” diye cevap verdi.

İnsan her durum ve şartta hassasiyetini sürdürmelidir.

*Humbara; eski zamanlarda kullanılan bir el bombası çeşididir. 

20 Eylül 2013

Kendinize Zaman Ayırın



Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Aksamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve donuyormuş. Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar.  Sonuç: İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş.

Birinci adam öfkelenmiş:  "Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım. Senden daha erken ise başladım senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin. Bu isin sırrı ne ?"

İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: "Ortada bir sır yok. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir."


Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp, yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirmektir. Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için caba göstermektir. Bu, zihnimizin, ruhumuzun,  karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur.

19 Eylül 2013

Sedef Çiçegi


Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını... Hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi...

"Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun?" Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra kısılmış sesiyle konuşmaya başladı...

"Bu herif yetti gari, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."

Sonra uzunca bir sessizlik hâkim oldu mahkeme salonuna... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından... Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti… Herkes onu dinliyordu... Yaşlı kadının gözleri doldu... Ve devam etti...

"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez...50 yıl önceydi... O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm... Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş dedilerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi... Ta ki geçen geceye kadar...

O gece takatim kesilmiş... Uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... Ondan hiçbir şey göremedim... Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim… Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

Hâkim, yaşlı adama dönerek; "Diyeceğin bir şey var mı amcacım" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hâkime yöneldi.

"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime'mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim... Fadime'min bahçesi çiçeklerle doludur. İlk Evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi... Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim... Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle... 

"Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hâkim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım... Çiçeklerin sulanmamasına değilde boynundaki ağrının artmasından korktum... Şimdiyse suçlanıyorum..."

O an Mahkeme salonunda her şey sustu... Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar...
Yaşlı kadın eşinin bunca yıllık vefasını  bir kez daha görmüş, kıymetli bir aşkı tekrar yaşamaya başlamışlardı.

18 Eylül 2013

Yolcu



Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti.

Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü. Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra, yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu:

"Neden hiç eşyanız yok?" dedi. "Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz... Onlar nerede?"

Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence; "Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum" dedi. "Peki, senin eşyaların nerede?"

Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu: "Ama görüyorsunuz... Ben yolcuyum."

Ünlü bilge, hak verircesine güldü: "Ben de öyle, yavrum" dedi. "Ben de öyle..."

17 Eylül 2013

Nasılsınız?


Bir baba ile kızı dertleşiyormuş. Kız babasına çok sıkıntı çektiğinden, sorunlarla baş edemediğinden bahsetmiş.

Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve “Gel, sana bir şey göstereceğim!” diye kızını mutfağa götürmüş. Ünlü bir aşçı olan baba, ocağa üç tane eşit büyüklükte kap koymuş, üçünü de eşit su koymuş ve üçünün de altını aynı miktarda yakmış. Ve birinci kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, diğerine ise bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Sonra masaya 2 tane tabak bir tane de boş bardak koymuş. İlk önce haşlanmış havucu alıp bir bardağa koymuş. Sonra pişmiş yumurtayı diğer tabağa koymuş. Sonra da suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahveyi de alıp bir bardağa boşalttıktan sonra kızına dönerek,
-Kızım ne görüyorsun?
-Havuç, yumurta ve kahve…
Kızını masaya iyice yaklaştıran baba bunlara daha yakından bakmasını istemiş kızının şaşkınlığını gören baba anlatmasına devam etmiş…

Havuç haşlandığı için yumuşak bir hal aldı. Yumurta artık pişmekten içi katılaşmış sert bir hale geldi. Kahve ise (bir yudum alarak) harika olmuş. Tadı da çok hoş…

Kız, iyice şaşırarak, “Baba bunu bana niçin gösteriyorsun?” diye sormuş. “Bak” demiş babası hepsi aynı şekil kapta aynı sıcaklıkta, aynı dakika pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepkiler verdiler havuç ilk başta sertti, güçlü idi; ama kaynatılınca yumuşadı güçsüzleşti, çözüldü. Yumurta kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi; ama kaynatılınca içi sertleşti hatta katılaştı. Bir avuç çekilmemiş kahve işe yine sertti, hepsi birbirine benziyordu. Fakat ısıtılınca ne oldu; bu kahve çekirdekleri, ısındılar, gevşediler ve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku yaydılar, tat yaydılar ve suyu “eşsiz tat” da bir kahveye çevirdiler.

Ve kızına “kızım sen hangisisin?” diye sormuş adam zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun?


Havuç gibi sıkıntılara problemlere rast gelince çözülüyor musun, benliğini koruyamıyor musun? Yoksa yumurta gibi katılaşıyor başta kendin olmak üzere kimseye faydan dokunmuyor mu? Yoksa sen kahve misin? Kendini bitirmek uğruna, kendini ateşe atmak pahasına diğer insanlara mutluluk veren, huzur veren ağızlarına lezzet veren bir sevgi kaynağı mısın? Karar er yavrucuğum bence sen bir kahve ol hayatta. Kahve bulunduğu çevreyi değiştirir, mutluluk soluklarını etrafına yayar. Başkalarının yaşaması uğruna kendini feda et bundan sonsuz mutluluk duy…

Peki siz zorluklar karşısında nasılsınız?

16 Eylül 2013

Borsa Nasıl İşler

Fotoğraf Joel Sartore

Bir zamanlar köyün birine bir adam gelmiş ve tanesi 10$ dan maymun alacağını söylemiş.
Köyde çok maymun olduğu için köylüler sevinçle ormana koşup maymunları yakalamaya başlamışlar.
Adam, binlerce maymunu 10$’dan satın alınca ortalıkta maymunlar azalmış,yakalaması zorlaşmış.
Köylüler tam maymun yakalamak tan vazgeçecekken adam tanesine 20$ vereceğini söylemiş.
Tekrar heveslenen köylüler tekrar maymunları yakalamaya başlamışlar.
Bir süre sonra da fiyatı 25$’a çıkarmış. Ancak bırak yakalamayı, maymuna rastlamak bile çok zorlaşmış.
Bunun üzerine adam fiyatı 50$ a çıkardığını, ancak kendisinin işi olduğu için şehre gitmesi gerektiğini, yardımcısının onun yerine alım yapacağını söylemiş.
O yokken yardımcısı köylülere demiş ki; Şu büyük kafesteki maymunlar var ya ben onların tamamını size tanesi 35$’dan satayım, siz de adam gelince ona 50$’dan satarsınız.
Köylüler bütün birikimlerini bir araya toplayarak bütün maymunları satın almışlar.
Sonra ne adamı ne de yardımcısını bir daha gören olmamış. 

15 Eylül 2013

Şimeterlink




Yıllar önce Avusturya'nın güneyinde büyük bir kasırga meydana gelir. Kasırga hızla insanların yaşadığı alanlara doğru ilerliyor. Bu durum karşısında çaresiz kalan Hint ve Çin devletleri bu milyonlarca insanı yok edebilecek muazzam güce karşı ne yapacaklarını düşünmeye koyulurlar. Ancak beklenmedik bir olay olur ve kasırga Avustralyayı geçtikten sonra okyanusa yönelir ve tüm enerjisini okyanusa boşaltır.






Hint ve Çin devletleri bu kasırganın yön değiştirme sebebini araştırmaya koyulurlar. Bunun üzerine bütün meteorolojistler, fizikçiler ve kimyacılar hepsi seferber oluyorlar: bu devasa kasırganın yön değiştirme sebebini araştırdıklarında görüyorlar ki tam o tarihte Avustralya da ki kelebekler bir yerden bir yere göç ederlermiş.  Bu göç esnasında o kelebeklerin kanatlarının o hafif çırpıntıları birleşerek bu muazzam gücün yön değiştirmesini sağlamış...


14 Eylül 2013

Hiç


Devrin valisi emrindeki yöneticiler ile atinin üstünde şatafat içinde girer şehre...

Yol kenarlarında insanlar, valiyi iki büklüm, el pençe divan selamlarlar...

Bütün bu şatafatlı itaat gösterileri arasında valinin gözleri, bir sokağın kösesinde yere çökmüş olan ve etrafındaki hiçbir şey ile ilgilenmeyen bir adama takılır...

Vali, perişan kılıklı, saçı sakalına karışmış bu adamın olduğu yere atını sürer.

Atının üstünden inmeden, vakur ve sert bir ses tonu ile bağırır adama, - "Behey adam, herkes benim şehre gelişimi el pençe karşılarken sen kimsin ki yerinden bile kıpırdamıyorsun?"

Perişan kılıklı adam istifini hiç bozmadan, sakallarının ve uzun saçlarının arasından belli belirsiz gözüken gözlerini valiye çevirerek:

- "Ben hiçim" der...

Vali daha da hiddetlenir,

- "Ne demek hiç, senin bir adin, sanın unvanın yok mu bre adam" der...

- "Senin var mı? " der bu kez adam...

Vali iyice şaşırır ama cevaplar, "Gafil adam, nasıl tanımazsın, ben valiyim" der.

Adam ayni ses tonu ile sorar yine...

- "Peki, daha sonra ne olacaksın?"

- "Sadrazam olacağım." der vali...

- "Peki, daha sonra?"

- "Padişah olacağım..."

- "Peki ya daha sonra?"


Kısa bir an duraksar vali ve

- "Hiç" der...

13 Eylül 2013

Hesap


Hayatını ve hayatın içerisinde istifade edilen lütufların hesabını vermek hafife alınacak şey değildir.

Zenginin biri ölümden ve kabirdeki yalnızlıktan çok korkuyormuş. "Öldüğüm geceyi kim kabre girerek sabaha kadar benimle geçirirse servetimin yarısını ona bağışlıyorum" diye vasiyet etmiş. Öldüğünde "Kim birlikte kabre girip sabahlamak ister?" diye araştırmışlar.

Kimse çıkmamış. Nihayet bir hamal, "Benim sadece bir ipim var, kaybedecek bir şeyim yok. Sabaha kadar durursam zengin olurum." diye düşünerek kabul etmiş. Vefat eden zengin ile birlikte defnetmişler. Sorgu sual melekleri gelmiş.

Bakmışlar kabirde bir ölü, bir canlı var. "Nasıl olsa bu ölü elimizde... Biz şu canlı olandan başlayalım" demişler ve hamalı sorgulamaya başlamışlar. "O ip kimin? Nereden aldın? Niye aldın? Nasıl aldın? Nerelerde kullandın?" Sabaha kadar sorgu sual devam etmiş, adamın hesabı bitmemiş. Sabahleyin kabirden çıkmış.


- Tamam, servetin yarısı senin, demişler.
- “Aman” demiş hamal; “İstemem, kalsın. Ben, sabaha kadar bir ipin hesabını veremedim. O kadar servetin hesabını nasıl veririm?”

12 Eylül 2013

Ağanın Yeri

Fotoğraf Gregory Colbert
Arkadaşlarımın birkaçı yanıma gelerek: “Fakir öğrenciler için yurt binası yapıyoruz yardım toplayalım” dedi.
Tekliflerini kabul ettim ve ertesi gün, zenginliğinden dolayı "Ağa" lakabıyla tanınan bir iş adamını aradım.
Para istediğimi anlayınca:
-Gerekeni yaparız dedi. Gel de görüşelim.
Büyük bir hevesle bürosuna gittim ve sekreterinden izin alıp odasına girdim. Bina hakkında verdiğim bilgileri dinledikten sonra, cebinden bir on bin liralık çıkarıp:
-Buyur dedi. Bizimde katkımız olsun.
Şaşırmıştım. Ama yine de işi pişkinliğe verip:
-Sondaki sıfırlar biraz az olmadı mı? Dedim. Hiç olmazsa on milyon vereceğinizi tahmin etmiştim.
Pek aldırmamış görünerek:
-Şimdilik bu kadar yetsin, dedi. Toplu konut sitesi için yer almam gerektiğinden fazla açılamıyorum.
“Ne kadar lazım?” Diye sordum.
“İki yüz dönüm kadar” dedi. Bu işi becerir ve planladığım arsaları kapatırsam, vakfınıza on milyon bağışlarım. Eğer binaya ismimi verirseniz bu miktarı daha da artırabildim.
Teklifini ister istemez kabul ettikten sonra el sıkışıp ayrıldık ve kısa bir süre sonrada inşaata başladık. Bu arada para sıkıntısı çektiğimizden ağayı bol bol hatırlıyor ve aldığı yerlerin kaç dönüme ulaştığını takip ediyorduk.
Altı ay kadar sonra yardımcısına telefon ettiğimizde:
-Ağanın yeri, çoğu göl kenarında olmak üzere yüz yirmi dönüme ulaştı, dedi. Şimdi sıra yolun bitişiğindeki ormanlık bölgeye geldi.
İnşaatın kabasını tamamladığımızda, adamı tekrar aradık.
-Ağanın yeri göl kenarında ve çam ağaçları arasında olmak üzere yüz elli dönüme çıktı, dedi. Birkaç ay sonra iş tamamlanır.
On milyona kavuşmak ümidiyle adama bir daha telefon ettiğimizde:
-Ağanın yeri bir servi ağacı altında olmak üzere 2 metreye indi dedi. Geçen hafta öldü, duymadınız mı?

11 Eylül 2013

Son Yaprak


Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse tamamı ressamlardan oluşmaktaydı.
Bu mahallede, üç katlı bodur bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı. Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.
Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürre hastalığına yakalandı. Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu...
Geriye doğru sayıyordu; "On iki" dedi, biraz sonra da "on bir"; arkasından "on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardına "sekiz" ve "yedi". Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba? Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş, yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.
Dönüp arkadaşına "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi. "Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı. Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı. İşte biri daha gitti. Topu, topu beş tane kaldı şimdi." "Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları. Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu." Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum. Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü görmek istiyorum... Ondan sonra ben de gideceğim." diyerek cevap verdi.
Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama. Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen arkadaşına perdeyi açmasını söyledi.
Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu. Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak, yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu. "Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm. Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim."
Ağır, ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı. Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı hâlâ yerindeydi.
Genç kız, yattığı yerden uzun, uzun yaprağı seyretti. Sonra arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu. Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree. Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.
Ertesi gün Doktor: "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi. O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş. Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça bulmuşlar.

O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam, son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmış.

10 Eylül 2013

Kuş Yuvası

Fotoğraf Jiri Slama - 2011

Bir Alman zooluğu, nelerden oluştuğunu anlamak için bir serçe yuvasını dağıtmış. Yapı malzemelerini inceleyince şu sonuca ulaştı.

Yuvanın yapısında 630 uzun at kılı, 1715 daha kısa kıl, 195 kök parçacığı, bir tül parçası, 3 gonca yaprağı, çeşitli büyüklüklerde 20 başka yaprak, 45 iplik ve 35 gr koyunyünü vardı.


Bütün bu malzemeler, hem sağlam hem de yumuşak olan küçücük bir kuş yuvasında bir araya gelmişti.

9 Eylül 2013

Ben Onun Kim Olduğunu Biliyorum



Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.

Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.

Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler.

Yaşlı bey huzursuzlanmış, acelesi olduğunu ve röntgen çektirmek için beklemek istemediğini söylemiş.

Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş. Adamcağız da “Karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum” demiş.

Hemşire “Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde” demiş. Adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor” demiş.

Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz” demişler.


Adam “Ama ben onun kim olduğunu biliyorum ve onu hiç bir zaman bekletmedim” demiş.