7 Eylül 2013

Öfkesine Hakim Olamayan Çocuk


Bir zamanlar çok öfkeli ve hırçın bir çocuk vardı. Çocuk, sonradan üzülse de, kolayca öfkelenip hırçın davranışlar göstermekten kendini alamıyordu.
Bir gün yaptığı bir hırçınlığın ardından öfkesi yatışıp üzüntü hissetmeye başladığında, babası bir torba çivi verdi çocuğa. Ve ne zaman sinirlenip hırçınlık yapar ise bu çivilerden birini arka bahçedeki çitlere çakmasını söyledi.
Çocuk, ilk gün otuz yedi çivi çaktı. Daha sonraki günlerde çakılan çivi sayısı gitgide azaldı. Çocuk, öfkesine hâkim olmanın arka bahçeye gidip çivi çakmaktan daha kolay olduğunu zamanla fark etmişti. Sonunda çocuk öfkesine hâkim olur hâle geldi. Gidip durumu babasına sevinç içinde anlattı. Babası, bu defa, kendisini tutabildiği her gün için çivilerden bir tanesini çitlerden sökmesini istedi oğlundan.
Günler, haftalar geçti ve en sonunda çocuk babasına tüm çivilerin bittiği haberini verdi. Bunun üzerine, babası: “Aferin oğlum! İyi iş becerdin ve öfkene hâkim olmayı başardın” dedi ve çocuğu elinden tutup onu çitlerin yanına götürdü. Eliyle çitlerdeki delikleri göstererek:

“Ama şu çitlerdeki delikleri görüyor musun? İşte o çitler bir daha asla aynı olmayacaklar” diye ekledi. Öfkelenip de kötü sözler söylediğin veya kötü hareketler sergilediğin zaman, insanların kalplerinde işte bu çitlerde gördüğün gibi delikler açmış olursun. Ardından özür de dilesen o yaranın izi orada kalır Onun için, özür diler hallederim diye düşünmek yerine, sonradan özür dilemek zorunda kalacağın hareketler yapmamaya çalışmalısın.”

6 Eylül 2013

Yaşamak Yapılan İyiliklerle Ölçülür


Öykü, yüzyıllar önce gözlemlenen bir olayı anlatır. Bir derviş, araştırma yapmak için bir köye gitmişti. Önce o köyün mezarlığına gitti. Çünkü kültürlerin, yaşam kalitesinin böyle yerlerde gizli olduğuna inanıyordu. Gözleri, mezar taşlarındaki rakamlara takıldı. Mezar taşlarında 5, 522, 386, 12.532, 4979, 7 gibi birbirleriyle hiç de bağlantısı olmayan rakamlar vardı. Uzun uzun düşündü derviş; fakat bu rakamların sırrını çözemedi.

Derviş, köyün en bilge kişisine gitti ve ona bu rakamların anlamını sordu ve devam etti: "Bu rakamlar saat midir, ay mıdır, yıl mıdır? Ne anlatır bu rakamlar Allah aşkına?"

Bilge kişi gülümseyerek, "Bizler bebeklerimiz doğduğu zaman, bellerine bir ip bağlarız." dedi, "Hayatı boyunca yaptığı her iyilik için o ipe bir düğüm atarız. İnsanlar öldükten sonra da belindeki düğümleri sayar, düğümlerin sayısını mezar taşına yazarız."

Bilge kişi karşısındaki dervişin bir şey anlamadığını görünce açıklamasını sürdürdü: "Böylece onun, ne kadar yaşamış olduğunu anlarız. Çünkü aslında yaşamak insanlara yapılan iyiliklerle ölçülür."

Düşünün ki bizim belimizde de bir "ip" var.

Ölünce acaba kaç düğüm çıkar bizim ipimizden?

5 Eylül 2013

Bir Ceylan Uyanır Afrika'da


Bir Ceylan Uyanır Afrika'da
Sabah bir ceylan uyanır Afrika’da. 
Kafasında tek bir düşünce vardır.
En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşabilmek,
Yoksa aslana yem olacaktır.

Her sabah bir aslan uyanır Afrika’da.
Kafasında tek bir düşünce vardır.
En yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşabilmek,
Yoksa açlıktan ölecektir.

İster aslan olun,
İster ceylan olun hiç önemi yok.
Yeter ki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini,
Hem de bir  önceki günden daha hızlı koşuyor olmanız gerektiğini bilin.

Yaşam adlı koşuyu ne kadar güzel anlatmış Afrika atasözü,
Bir önceki günden daha hızlı koşmak gerekmektedir.
Çünkü eğer aslansanız
Ve en yavaş koşan ceylanı bir önceki gün yakalamışsınız...
Ve bugün başka bir ceylan yakalamak niyetindeyseniz,

Artık bilmelisiniz ki en yavaş ceylan sizden daha hızlıdır.
O halde düne göre hızınızı arttırmanız gerekmektedir.
Yok, eğer ceylansanız
Ve henüz aslana yem olmamışsanız
Hızınızı düne göre mutlaka arttırmalısınız,
Çünkü sıra size gelmiş olabilir.

Yani…
Hayat koşusunda, devam edebilmenin tek koşulu var…
Dünden daha hızlı olabilmek…
Bakın bakalım şimdi kendi kendinize…
Ondan, şundan, bundan değil “dünden” hızlı mısınız?

4 Eylül 2013

Tarlanın Kazılması Lazım


Nebraska'da yaslı bir adam yaşardı. Patates ekini için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu çok zor bir isti. Tek oğlu olan David ona yârdım edebilirdi fakat o da hapisteydi. Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve derdini anlattı.

Sevgili David, Patates bahçemi belleyemeyeceğimden kendimi çok kötü hissediyorum. Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
Sevgiler Baban

Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı

Babacığım, Tanrı aşkına bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm. 
Sevgiler David

Ertesi gün sabaha karşı 4'de FBI ve yerel polis çıkageldi ve tüm sahayı kazdı lakin hiç bir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler. 

Aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.

Babacığım, Simdi patatesleri ekebilirsin. Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım. 

Sevgiler David...

3 Eylül 2013

Hz. Osman

 

Küfe’de bir adam üçüncü Halife Hz. Osman için "Yahudi’ymiş" diye tutturmuştu. Herkes bunun asılsız olduğunu, imkânsız olduğunu söylüyor ama adam bir türlü ikna olmuyordu. Bu konu İmam-ı Azam'a da duyuruldu. "Adamı bu saçma inancından kimse caydıramadı, sununla bir de siz görüşseniz" dendi. "Hay, hay" dedi İmam-ı Azam, bir akşam bu kıza dünürlüğe diye adamın evine gitti. Dereden tepeden konuştuktan sonra sözü esasa getirdi: 
—Biz Allah'ın emri, Peygamberin kavliyle kızına dünür geldik.
—Kime istiyorsunuz kızımı, öğrenebilir miyim?
—Kızını istediğimiz kimse son derece ahlâklı, dürüst çok zengin ve alabildiğine cömert, Kuran’ı ezbere biliyor ve sürekli okuyor... (Bunların hepsi Hz. Osman'ın nitelikleri)
Adam sözünü kesti:

—Yeter, bunlardan bir tanesi bile kızımı vermek için yeterli meziyettir.
—Ama bu damat adayının bir kusuru var, kendisi Yahudi.
—Adam parladı:
—Nasıl olur, benim kızımı bir Yahudi’ye istersiniz?
İmam-ı Azam için artık taşı gediğine koymanın zamanı gelmişti:
—Sen bir kızını Yahudi’ye vermezsin de Hz. Peygamber iki kızını birden bir Yahudi’ye nasıl verir? Deyince adamın artık bir inat ve itiraza mecali kalmadı, bilinen gerçeği kabul etti.

Not; Hz. Osman Peygamberimizin damadıydı, önce bir kızıyla evlenmiş, o ölünce diğer bir kızıyla evlenmişti. Bunun için Hz. Osman'a “Zi’nNureyn” / “İki nur sahibi” denmiştir.

Bu kıssadan öncelikle çıkartmamız gereken bir ders daha var ki o da eş seçmede aramamız gereken kriterlerdir. Eş seçerken aranması gereken kriterleri Kuran-ı  Kerimde aşağıdaki gibi ifade edilir. 

"Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara layıktır. O temiz olanlar iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır." ﴾Nur Suresi 26. Ayet﴿

Bu ifadenin dışında Resulullah'ın yaşamından da örnekler incelenmelidir.

2 Eylül 2013

Sabırla Çalış, Başarıyı Yakala


“Aklı kesmek” deyimini duymuşsunuzdur… Bu, bir işe girişmeden önce, onu yapmak akıl gücünün ve kabiliyetlerinin elverişli olup olmadığım tartmak ve hesaplamak gerektiğini belirtmek için söylenen bir deyimdir.

Bilindiği gibi, halk arasında Lokman Hekim diye ün salan meşhur bilgin ve filozof Ebu Ali Hüseyin İbn Sina aslen Belh şehrine yerleşmiş bir Türk ailesinin çocuğudur. Samani Devleti’nin başkenti olan Buhara yakınlarındaki Efşene kasabasında doğdu. On yaşında Kur’an’ı ezberledi, 18 yaşına kadar devrinin bütün bilimlerini okuyup en yüksek dereceyi buldu. En çok tıp dalına merak etti. Yüzden fazla eseri olup Doğu ve Batı dillerinin hepsine tercüme edilmiştir. Eserlerin pek çoğu tıp, fizik ve astronomiye aittir. İbn Sina, tahsil hayatının ilk çağlarında riyaziye denilen matematik derslerini pek kavrayamamıştı.

Bir gün kırda gezerken bir kuyu gördü. Kuyunun ağzında mermerden oyulmuş, çember şeklinde bir bilezik vardı. Kuyu ağzının büyüklüğüne göre yapılmış ve konulmuş olan bu taşa dikkatle baktı, mermer bileziğin iç tarafları, kova ipinin sürtüşmesiyle sanki oluk oluk oyulmuş ve kesilmiş gibiydi. Kovanın bağlı bulunduğu urgan, kuyu dibine her iniş ve çıkışta bu mermere sürte sürte onu aşındırmış ve nerede ise kesecek kadar derin oluklar vücuda getirmişti… Büyük bilgin daha çocuk yaşta idi, fakat bu olay ona çok tesir etmişti. Derin derin düşündü ve şöyle dedi: Urgan gibi yumuşak bir cisim nasıl oluyor da mermer gibi en sert ve çetin bir taşı böyle kesiyordu?

Demek ki herhangi bir işte azmetmek, çaba harcamak, sabır, sebat ve direniş göstermek başarının temeliydi.

‘Urgan mermeri nasıl kesmiş ise, benim aklım da matematik derslerini aynı şekilde ve zaman harcayarak kesebilir.’ diye düşünen İbn Sina o günden sonra matematik derslerine büyük bir sebat ve dikkatle sarıldı ve sonunda muvaffak olup eserler yazdı.

Bir rivayete göre dilimizdeki “Aklın kesiyor mu?” deyiminin de bu olaydan geldiği söylenmektedir.

1 Eylül 2013

Problem Nerede?

Fotoğrafda ki Yer Japonya

5 yaşında idim. Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi, aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu.
Çocukluk iste,
    Aman babaanne dedim.
— Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?

Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
—Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun. Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanın göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?'
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain'in Proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim.
Geceydi. Sabahleyin, tras olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm. 'Lütfen trasdan sonra jiletinizi çöpe atmayın, yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu.

Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde 'İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı. İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.
İsviçre'de zaman, zaman, belli dönemler de radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur. 'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç tarifesi dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.'

Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekâmül edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler. Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır. Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor.
Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve
—Şu andan itibaren der,
—Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.
—Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu...


Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız. Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.

31 Ağustos 2013

Asıl Dostluk


Mevlana ve bir öğrencisi, dostluğun ve arkadaşlığın konu edildiği bir söyleşiden çıkmışlar, yolda birlikte yürüyorlardı. Biraz ileride yolun  kenarında, iki köpeğin koyun koyuna sokulmuşlar, birlikte uyumakta olduklarını gördüler.
Öğrencisi, biraz önceki söyleşinin de etkisi altında  kalarak, bu görüntü karşısında çok duygulandı ve bu duygusunu Mevlana ile paylaşmak istedi: “Efendim şu manzaraya bakın” dedi. “Ne denli yüce bir ders alınacak dostluk örneği, değil mi?”
Mevlana, öğrencisinin bu heyecanı karşısında hafifçe gülümsedi ve kişisel çıkarların nice dostlukları yakıp kül ettiğini anımsattıktan sonra ona, unutamayacağı bir ders verdi:

“Evlat, sen onların arasına bir kemik atıver de, bak o zaman gör dostluklarını” dedi.

30 Ağustos 2013

Kırlangıç Hikayesi


Günlerden bir gün kırlangıcın biri bir adama âşık olmuş ve adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş:
-Ben seni çok seviyorum, lütfen pencereyi açıp beni içeri al, birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum, canın da sıkılmaz, birlikte yaşar gideriz demiş. Adam:
-Olmaz, alamam... Git başımdan diye cevap vermiş. Kuş bu sözlerini birkaç kez daha tekrar ettikten sonra adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş:
-Lütfen beni içeri al... Artık soğuklarda başladı, dışarıda kalamam biliyorsun, ben sıcak ülkelere gitmek zorunda kalabilirim. Lütfen beni al da sıcak ülkelere gitmek zorunda kalmayayım.
Lütfen beni içeri al, birlikte yemek yer omzuna konar, seni neşelendiririm, sana yarenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın der. Fakat şu cevabı alır:
-Git başımdan! Demiş ve kuşu kovmuş...
Kırlangıç da bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş. Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine 'Ben ne aptalım, ne akılsız bir adamım niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık demiş ve çok pişman olmuş. Fakat iş işten geçmiş. Kendi kendine 'Nasıl olsa kırlangıçlar sıcaklar başlayınca gelir, ben de onu içeri alır mutlu bir hayat sürerim demiş. Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yazın gelmesiyle kırlangıçlar da gelmeye başlamış; ama onun kırlangıcı gelmemiş. Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan kırlangıcı beklemiş; ama kırlangıç gelmemiş. Gelen kırlangıçlara sormuş; ama onu gören olmamış.
Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş.
Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi olana şöyle demiş: Kırlangıçların ömrü 6 aydır...


Zaman dediğimiz şey, içinde yaşadığımız andır. Öyleyse yapacağımız iyilikleri ertelemeyelim!  

29 Ağustos 2013

İki Rüya Arasındaki Fark

Fotoğraf Gregory Colbert

Zamanın birinde 2 kardeş varmış. Büyük olanı koskocaman bir çiftlin sahibi ve köyün ağasıymış. O kadar zenginmiş ki zenginliği başka memleketlerde dahi dillere dolanmış.
Kardeş ise ağabeyinin çiftliğinde karın tokluğuna kar kış, sıcak soğuk demeden çalışırmış.
Ortalığın sıcaktan cayır cayır yandığı bir yaz günü küçük kardeş yorgunluktan bitap düşmüş ve bir ağacın gölgesinde uyuyakalmış.
Çok geçmemiş ki ağabeyi kardeşini, ayağındaki koca potinleriyle sert bir biçimde dürterek “Kalk iş zamanı uyunur mu? Çalışmayana bedava ekmek yok.” diyerek uyandırmış. Kardeşi ise ne olduğunu anlamadan şaşkın gözlerle önünde duran abisinin o heybetli cüssesiyle karşılaşmış ve “Ağabey neden uyandırdın beni çok güzel bir rüya görüyordum. Rüyamda büyük bir çiftliğim, yüzlerce atlarım, sayısız hayvanlarım, ucu bucağı gözükmeyen tarlalarım, benim için çalışan yüzlerce işçim, aletlerim ve daha sayamayacağım bir sürü mala sahiptim. O kadar güzel bir rüyaydı ki keşke uyandırmasaydın da biraz daha tadını çıkartsaydım.”demiş.
Ağabeyi ise alaylı bir ifadeyle, “Sen” demiş, “Bu saydıklarını ancak rüyanda görürsün. Oysa bak ben bütün bu saydıklarına sahibim, bunların içinde yüzüyorum…” diye cevap vermiş.

Kardeşi ise bilgece bir ifadeyle ağabeyine bakmış ve söylediği sözlere pişman edercesine şu sözler dökülmüş kurumuş dudaklarından: “Ağabey, biliyor musun aslına ikimiz de rüya görüyoruz? Tek fark, benim rüyam gözlerimi açınca bitiyor, senin rüyan ise gözlerini kapatınca bitecek!”

28 Ağustos 2013

Aynı Duyguları Paylaşanlar Anlaşabilirler


Adamın biri artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından korkuyormuş ve  karısının işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş.  Ona nasıl yaklaşması gerektiğinden emin değilmiş.  Bu durumu konuşmak için aile doktorunu aramış; doktor adamın  karısının ne kadar  duyduğunu anlayabilmesi için basit bir yöntem önermiş. 
"Yapacağın şey şu, karından 40 adım ileride dur, normal bir konuşma tonuyla bir  şeyler söyle; eğer duymazsa  30 adım ilerisinde aynı şeyi  tekrarla, sonra 20 adım… Cevap alana kadar aynı şeyi tekrarla"
O akşam karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlarken adam işlemi  uygulamaya koymuş. 40 adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş
-"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Cevap yok
Mutfağa biraz yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu  tekrarlamış
-"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Gene cevap yok  Mutfağa biraz daha yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş
-"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Hala cevap yok  Adam mutfağın kapısına gelmiş artık mesafe iyice azalmış ve   soruyu  tekrarlamış
-"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Gene cevap alamamış  Bu sefer karısına iyice yaklaşmış ve aynı soruyu tekrar sormuş
-"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"

-"Canım beşinci kez söylüyorum, Tavuk"

27 Ağustos 2013

Dünyayı Düzeltmek İçin


            Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra Pazar sabahı, kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu. Baba oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu; ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı: “Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim!” dedi. Sonra düşündü: “Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez!”

Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi: “Babacığım haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz !” dedi. Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu. Çocuk şu ibretlik açıklamayı yaptı:
“Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzeliverdi”


26 Ağustos 2013

Balon


Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken şaşkınlığını gizleyemiyordu. Onu hayrete düşüren şey; "Bizim eve bile sığmaz" dediği o güzelim balonların adamı nasıl havaya kaldırmadığı idi.

Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamın kendisine baktığını fark ederek ona doğru yaklaştı ve bütün cesaretini toplayarak:
- Baloncu amca, dedi. Biliyor musun benim hiç balonum olmadı. Adam çocuğu şöyle bir süzdükten sonra:
- Paran var mı? Diye sordu. Sen onu söyle.
- Bayramda vardı, diye atıldı çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.
- Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim.

Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlarda ayırmadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Birkaç adım attıktan sonra elinde olmadan tekrar onlara baktığında, gördüklerine inanamadı.

Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı. Çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken, baloncu ona doğru dönerek:
- Küçük, diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana veririm.

Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Koşarak ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı. Hedefine adım adım yaklaşırken duyduğu heyecan, bacağını kanatan akasya dikenlerinin acısını hissettirmiyordu. Sincap çevikliğiyle balonlara ulaştığında bir müddet onları seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı. Ancak balonlardan birisi iyice sıkıştığından diğerlerinden ayrılmış ve ağaçta kalmıştı. Çocuk onu kurtarmaya kalkışsa, dikenlerden patlayacağını çok iyi biliyordu. İster istemez balonu yerinde bırakıp aşağıya indi ve adama dönerek:

- Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o?
Adam elinin tersiyle burnunu sildikten sonra:
- Seninki ağaçta kaldı evlat, dedi. İstersen çık al.

Çocuk bu sefer ayakta bile duramadı. Kaldırım kenarına oturup baloncunun uzaklaşmasını bekledikten sonra, dallar arasında parlayan balona uzun uzun bakarak:

"Olsun" diye mırıldandı. "Olsun. Ağacın üzerinde kalsa da bir balonum var ya artık…"

25 Ağustos 2013

Bunlardan da sıkılırsam






Ağlayan dosta tavsiyeler...

Seni sevmeyeni sevmeyeceksin öyle deliler gibi...

Özellikle de fikrine uyuyor ama ruhuna uymuyorsa!

Ruh mu?

Sonra iyi ki orada değildim dersin...
Senin onu sevdiğin kadar;
Onun seni sevmediğine sevinirsin...
Çünkü sen! Vazgeçmeyi bilirsin... Bir şeyler için, bilirsin işte...
Ama o vazgeçmez... İşte bu yüzden onun seni, senin onu sevdiğin kadar sevmemesine sevinirsin...
Yine iyisin dostum!
Yine büyüdün.
Ağlama!
Gözyaşlarında boğulmayacak kadar güçlüsün...
Tamam ne halin varsa gör!
Tamam!
Onun seni, kendi keyfi için üzdüğünü biliyorum!
İşte o kendi keyfinden vazgeçip seni göremiyorken...
O kendi keyfinden vazgeçip sevemiyorken...
...
Sana iyilik yaramıyor işte!
O keyfinden vazgeçene kadar, kaç kurtar kendini...
Sonra bir ömür onun keyfi için kendini üzeceksin!
Tamam o da seni sevse anlayacağım!
Ağlama artık...
Görmüyor musun?
Sana "kocaman bir şapşalsın" dedi...
"Evet biliyorum ama o dediğinde güzel" oluyor...
"Güzel mi? Anlamıyorsun galiba, egoistin, kaba adamın teki o!"
"Beni yalnız bırakır mısın?"
"O senin kalbindeyken yalnız kalamazsın!" diyerek sarılıyorken...
"O kalbimde değil, beynimde... Beynimden atmak için önce suyunu çıkartıyorum" diyerek tebessüm ediyor.
"Ben ağladığını düşünmüştüm ama anlaşılan sen önce suyunu çıkartıp sonra... " uyanık seni der gibi bir bakış atıp çocukluğumuzdaki gibi pır pır kelebek, kanatlanıp gidecek diyerek elleriyle oyunlar oynamaya başladım...
"Sanki kendini vazgeçilmez hissediyor. Kaf Dağına varan Anka kuşu gibi... Kalbime vardığı için kendini kıymetli zannediyor. Onu ne kadar sevdiğimi biliyor olmalı... Bilmenin ötesinde ben ona çok kötü aşık oldum" diyerek tekrar ağlamaya başlıyor.
"Senin kalbin dağlar gibi... Ama onun kanatları... Kanat değil, kabukları demek daha doğru olur... Sana zarar veriyor. Lütfen, ağlama artık!" diyerek gözyaşlarını silmeye çalışıyorum...
"Tamam, bitireceğim onu aklımda... Hemde bir daha demeyecek kadar kadar!" diyerek dizlerini de karnına çekiyor.
Yatağının bir köşesine sinip uyuya kalana kadar ağlamaya devam ediyor.
Ne hoş bir histir onun yaşadıkları...
Aşk acısı, ağlayarak uyumanın verdiği o rahatlık.
Kalbinin yükünü hissedebilmek!

Sanırım kendime her baktığımda; "Bitti" dediğim anda bitirdiğim şeyleri görüyorum. Bitmeli çünkü mevzu benim! Ben bir şeyleri uzatmayı sevmem! Tıpkı çocukken yaptığım gibi canımı yakan her şeyden uzak duruyordum... Peki ya içimdeki bu hercai duygularım, gitmekten çekinmeyen köşem, vazgeçmeyi huy edinmiş yanım, limansız kıyım! 
Bunlardan da sıkılırsam?


Üç Soru


Bir kral "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım” diye düşünmüş.

Kral bu fikrini halkına bildirir. Uzun süre saraya bilgeler gelir, fikirler söylenir ancak kral hiçbir fikri beğenmez. Bu sıralar kral dağda yaşayan bilgeden haberdar olur. Doğru zaman, doğru kişi ve doğru işin ne olduğunu bilgeye sormak için yola koyulur.

Dağdaki bilgenin evine yaklaştıklarında kral muhafızlarından ayrılır ve bilgenin yanına tek başına gider. Kral bilgeye "Ey bilge, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim işler nelerdir?" diye sorar.

Bilge kralı dinler ama cevap vermez. O sırada bilge bahçede çiçek dikmek için toprağı kazıyordur. Kral bilgenin yorulmuş olduğunu görür ve ona yardım eder. Kral soruyu tekrarladığında bilge; "Buraya koşarak birisi geliyor" der. Gerçekten de karşı taraftan koşarak bir yaralı adam geliyordur. Kral adamı tanımasa da yarasını sarar ve onunla ilgilenir. Yarasını pansuman yapar ve gece boyu başında bekler. Gün geçmiş sabah olmuştur. Yaralı adam uyandığında kraldan af diler. Kral "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" der.

Yaralı adam “Siz benim abimi astırmıştınız. Bende sizi öldürmek için vakit kolluyordum. Burada olduğunuzu öğrendim ve sizi öldürmeye geldim. Ancak muhafızlarınız beni tanıdı. Onlardan kaçmaya çalışırken yaralandım. Siz ise benim yaramı sardınız” diyerek kraldan bir kez daha af diler. Kral böylece bir düşmanının dostluğunu kazandığına sevinmiş aynı zamanda da adamı affetmiştir.

Ancak kral üç sorusunun cevabını alamamış bir vaziyette bilgeye soruları tekrar sorar. Bu sefer bilge sessizliğini bozar ve cevap verir; "Dün eğer bana yardım etmeseydin, gidecek ve şu adamın saldırısına uğrayacaktınız. Yani en önemli vakit, bana yardım ettiğin vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakit oldu. Çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı."


Şu gerçeği unutmayın: Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü iyilik mutluluğun anahtarıdır.

24 Ağustos 2013

Tarif


Yaşlı bir adam, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:

- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.

Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.

Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

Çocuk:
-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
-İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu.

Çocuk ise konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini.

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.

Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:

-Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.

23 Ağustos 2013

Yüzücü


            4 Temmuz 1952 günü 34 yaşında bir kadın, Pasifik Okyanusu'na dalarak, Santa Catalina adasından, 21 mil batısında kalan Kaliforniya'ya doğru yüzmeye başladı. Eğer başarılı  olursa, bunu yapan ilk kadın olacaktır. Adı Florence Chadwick olan bu yüzücü, Mans Denizi'ni her iki yönde gecen ilk kadındı. O sabah su, vücudu uyuşturacak kadar soğuktu ve sis o kadar yoğundu ki, beraberindeki tekneleri güçlükle seçebiliyordu.

Milyonlarca insan televizyonlarından onu izliyordu, köpekbalıkları ve dondurucu soğuğun etkisini hiçe sayarak 15 saat yüzdü. Yakındaki bir teknede bulunan annesi ve antrenörü, karaya çok yaklaştıklarını ve devam etmesini söyledilerse de o, kendisini sudan çıkarmalarını istedi. Azimli yüzücü, Kaliforniya kıyısına yârim mil kala sudan çıkışının nedenini söyle açıkladı:


"Karayı görebilseydim, başarabilirdim! Vazgeçmesinin nedeni ne yorgunluk, ne de soğuktu... Tek neden, sis yüzünden karayı görememekti. Bu hayatin bir gerçeğiydi: Bir şeyi başarabilmek için, ortada gözle görülür bir hedef olmalıydı!"

22 Ağustos 2013

Çatlak Kova


Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan efendinin evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabiliyormuş.

Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde efendisinin evine sadece 1,5 kova su getirebiliyormuş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getirebiliyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.

İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:
“Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”
“Neden ?” diye sormuş sucu. “Niçin utanç duyuyorsun ki?”

Kova cevap vermiş ''Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim bu kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.''

Sucu şöyle demiş kovaya: “Efendimin evine dönerken yolun kenarındaki çiçeklere dikkat etmeni istiyorum.”

Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanında renk renk gülleri ve çeşitli çiçekleri görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için yine kendini kötü hissetmiş ve sucudan tekrar özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş:

“Yolun sadece senin etrafında güller ve çiçekler olduğunu ve diğer tarafta hiç çiçek olmadığını fark etmedin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin etrafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla efendimin sofrasını süsleyebilirim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”


Hepimizin kendimize has kusurları vardır. Bizler aslında bir yönüyle çatlak kovalarız. Allah'ın büyük kâinatında hiçbir şey zayi edilmez. Kusurlarımızdan korkmayalım. Onları sahiplenelim... Kusurlarımızda gerçek gücümüzü bulduğumuzu bilirsek eğer, biz de güzelliklere vesile olabiliriz.

21 Ağustos 2013

Aşk


Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış: Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dâhil. 
Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar. Aşk, adada mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş...
Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.
Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.
Zenginlik: "Hayır, alamam. Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş "Kibir Lütfen Bana Yardım et!", "
Kibir: “Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş.
Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim."
Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..." Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş.
Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş.

"Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş:   "Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir"