24 Ağustos 2013

Tarif


Yaşlı bir adam, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:

- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.

Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.

Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

Çocuk:
-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
-İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu.

Çocuk ise konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini.

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.

Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:

-Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.

23 Ağustos 2013

Yüzücü


            4 Temmuz 1952 günü 34 yaşında bir kadın, Pasifik Okyanusu'na dalarak, Santa Catalina adasından, 21 mil batısında kalan Kaliforniya'ya doğru yüzmeye başladı. Eğer başarılı  olursa, bunu yapan ilk kadın olacaktır. Adı Florence Chadwick olan bu yüzücü, Mans Denizi'ni her iki yönde gecen ilk kadındı. O sabah su, vücudu uyuşturacak kadar soğuktu ve sis o kadar yoğundu ki, beraberindeki tekneleri güçlükle seçebiliyordu.

Milyonlarca insan televizyonlarından onu izliyordu, köpekbalıkları ve dondurucu soğuğun etkisini hiçe sayarak 15 saat yüzdü. Yakındaki bir teknede bulunan annesi ve antrenörü, karaya çok yaklaştıklarını ve devam etmesini söyledilerse de o, kendisini sudan çıkarmalarını istedi. Azimli yüzücü, Kaliforniya kıyısına yârim mil kala sudan çıkışının nedenini söyle açıkladı:


"Karayı görebilseydim, başarabilirdim! Vazgeçmesinin nedeni ne yorgunluk, ne de soğuktu... Tek neden, sis yüzünden karayı görememekti. Bu hayatin bir gerçeğiydi: Bir şeyi başarabilmek için, ortada gözle görülür bir hedef olmalıydı!"

22 Ağustos 2013

Çatlak Kova


Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan efendinin evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabiliyormuş.

Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde efendisinin evine sadece 1,5 kova su getirebiliyormuş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getirebiliyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.

İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:
“Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”
“Neden ?” diye sormuş sucu. “Niçin utanç duyuyorsun ki?”

Kova cevap vermiş ''Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim bu kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.''

Sucu şöyle demiş kovaya: “Efendimin evine dönerken yolun kenarındaki çiçeklere dikkat etmeni istiyorum.”

Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanında renk renk gülleri ve çeşitli çiçekleri görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için yine kendini kötü hissetmiş ve sucudan tekrar özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş:

“Yolun sadece senin etrafında güller ve çiçekler olduğunu ve diğer tarafta hiç çiçek olmadığını fark etmedin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin etrafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla efendimin sofrasını süsleyebilirim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”


Hepimizin kendimize has kusurları vardır. Bizler aslında bir yönüyle çatlak kovalarız. Allah'ın büyük kâinatında hiçbir şey zayi edilmez. Kusurlarımızdan korkmayalım. Onları sahiplenelim... Kusurlarımızda gerçek gücümüzü bulduğumuzu bilirsek eğer, biz de güzelliklere vesile olabiliriz.

21 Ağustos 2013

Aşk


Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış: Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dâhil. 
Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar. Aşk, adada mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş...
Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.
Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.
Zenginlik: "Hayır, alamam. Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş "Kibir Lütfen Bana Yardım et!", "
Kibir: “Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş.
Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim."
Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..." Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş.
Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş.

"Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş:   "Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir"

20 Ağustos 2013

Şans; Fırsatları Görebilmektir


Bir vadide yasayan yaşlı bir rahip varmış. Kırk yıl boyunca kendi bölgesinde yasayan insanlarla ilgilenmiş. Vaftizlerini ve cenazelerini yönetmiş genç çiftleri evlendirmiş hasta ve yalnız olanları teselli etmiş bütün bu süre boyunca iyi mübarek bir insan örneğiymiş.

Derken bir gün yağmur yağmaya başlamış; öylesine yağmış. Yirmi günlük dinmek bilmez bir sağanaktan sonra su o kadar yükselmiş ki yaşlı rahip kilisenin çatısına çıkmak zorunda kalmış. Orada titreyerek otururken kayıkla bir adam yanaşmış ve efendim demiş çabuk kayığa gelin. Sizi karaya çıkartacağım.

Rahip adama bakmış ve “Kırk yıldır Allah’ın benden beklediği her şeyi fazlasıyla yaptım” demiş. “Vaftizleri cenazeleri yönettim hasta ve yalnızları teselli ettim yılda yalnızca bir hafta tatil yaptım. O bir haftalık tatilde ne yaptığımı biliyor musun? Bir yetimhaneye gidip temizlikçiler yardım ediyordum. Allah'a hizmet ettiğim için ona inancım büyük. Bu yüzden sen kayığınla gidebilirsin, ben kalacağım. Allah’ım beni korur.” Kayıktaki adam oradan ayrılır.

İki gün daha geçmiş ve yağmur suları öyle bir düzeye çıkmış ki sular etrafında girdap gibi dönerken yaşlı çan kulesinin en tepesinde asili duruyormuş. Derken bir helikopter gelmiş ve pilot ona seslenmiş “Efendim çabuk olun aşağıya bir vinç gönderiyoruz. Kemeri belinize takın sizi kurtaracağız. Yaşlı rahip bunu “Hayır” diye cevaplamış ve yine hayatının gidişi ve Allaha inancı ile ilgili bir konuşma yapmış. Böylece helikopter de gitmiş. Birkaç saat geçmeden rahip sulara kapılıp boğulmuş. İyi bir adam olduğu için doğruca cennete gitmiş.

Kaderine köpürerek çok kötü bir ruh hali içinde oraya varmış. Cennette kızgın bir sekle ıslak ayaklarıyla yürürken birden bir meleğe rastlamış. Melek hayretler içinde ona bakıp “Rahip Macdonald bu ne sürpriz” demiş. Bunun üzerine rahip ona dik dik bakıp “Sürprizmiş” demiş.

Kırk yıl  boyunca Allah'ın benden istediği  her şeyi fazlasıyla yaptım; ama o  en çok ihtiyaç duyduğum bir zamanda beni boğulmaya terk etti. Bu kez hayretler içerisine bakma sırası meleklerdeymiş:


“Boğuldun mu? Buna inanmıyorum. Sana bir kayık ve bir helikopter gönderdiğimize eminim.”

19 Ağustos 2013

Nasıl Anlatmalı


NewYork'ta Broklyn köprüsü üzerinde dilenen kör bir dilenci, bir gün şairin dikkatini çeker. Dilencinin boynunda asılı bir tabela vardır.

Şair, dilenciye günlük kazancının ne kadar olduğunu sorar. Dilenci de sekiz-on dolar kadar olduğunu söyler. Bunu üzerine şair, dilencinin boynuna asılı tabelayı ters çevirerek bir şeyler yazar.

"Şimdi buraya senin kazancını artıracak bir şeyler karaladım. Bir hafta sonra yanına geldiğimde bana sonucunu söylersin." der ve oradan ayrılır.

Şair, bir hafta sonra dilencinin yanına uğrayıp kendini tanıtınca dilenci: "Bayım size ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir haftada kazancım ikiye katlandı. Çok merak ediyorum tabelaya neler yazdınız?" der.

Bunun üzerine şair gülümser ve “Tabelada “Doğuştan körüm, yardım edin" yazıyordu. Bense “Bahar gelecek ama ben yine göremeyeceğim” diye yazdım der.


Önemli olan, anlatılmak istenen şeyi en iyi şekilde anlatmak olduğuna göre; her şeyin daha iyi anlatılabileceği bir yol vardır. Yeter ki onu bulmaya, uygulamaya ve ufkunuzu bu doğrultuda genişletmeye uğraşalım...

18 Ağustos 2013

Konferans


Profesör konferans salonuna gelmiş. Ön sırada oturan bir seyis dışında başka kimse yokmuş. Sunuşunu aktarma konusunda bocalamış ve seyise sormuş:  “Buradaki tek kişi sizsiniz. Size göre konuşmalı mı, yoksa konuşmamalı mıyım?"


Seyis cevap vermiş:  

"Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan çok fazla anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim."


Bu sözlerden pek etkilenen Profesör konferansa başlamış. İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş. Konferanstan sonra kendini mutlu hissetmiş. Dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylayacağını düşünerek:

"Konuşmayı nasıl buldun?" diye sormuş.


Seyis cevap vermiş:  


"Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelip biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip hayvanı çatlatmazdım."

17 Ağustos 2013

İlginç Tez


Bir lisansüstü öğrencisi bir yaz mevsimi süresince her gün üzerine siyah-beyaz çizgili bir tişört giyerek Harvard futbol sahasına gider. 15 dakika boyunca sahayı bir baştan diğer uca yürüyerek yerlere kuşyemi serper. Bu arada cebinden bir hakem düdüğü çıkartıp öttürür. Yağmur, çamur demeden her gün aynı saatte aynı hareketleri törensel bir ciddiyetle yapar.

Derken sonbahar gelir, futbol mevsimi baslar. Harvard futbol takımının ilk maçı oynanacaktır.

Siyah-beyaz tişörtlü hakem başlama düdüğünü çalar ve o anda olanlar olur.


Yüzlerce kus sahaya hücum eder ve doğal olarak maç ertelenir. Bu arada öğrenci tezini vermiş ve mezun olmuştur.

16 Ağustos 2013

Gelincik ve Bebek


Uzaklarda bir köyde, kocası ve çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Kadın tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır. Kadının çocuğuna bakmak için işe başlar. Bu sürede çocuk gelincikle birlikte evde tek başına kalır.

Bir akşam anne eve gelince gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışcasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir... Odada beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.

Einstein'a atfedilen bu sözün doğruluğu şimdi daha iyi anlaşılıyor:


"İnsanlardaki ön yargılarını parçalamak atomu parçalamaktan çok daha zor"

15 Ağustos 2013

Duyduğum En İyi Haber


Arjantinli ünlü golfçu Robert de Vincenzo, yine bir turnuvayı kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş ve kulüp binasına gidip oradan ayrılmak üzere hazırlanmıştı.
Bir süre sonra binadan çıkıp otoparktaki arabasına yürürken yanına bir kadın yaklaştı. Kadın, başarısını kutladıktan sonra ona çocuğunun çok hasta ve ölmek üzere olduğunu anlattı. Zavallı kadının hastane masraflarını ödemesi olanaksızdı.
Kadının anlattığı öykü de Vincenzo’yu çok etkilemişti, hemen cebinden bir kalem çıkarttı ve turnuvadan kazandığı paranın bir miktarını yazdı çek defterine. Çeki kadının eline sıkıştırırken de ona; "Umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın" dedi.
Ertesi hafta kulüpte öğle yemeği yerken, profesyonel golf derneğinin bir görevlisi yanına gelerek; "Otoparktaki görevli çocuklar geçen hafta turnuvayı kazandıktan sonra yanınıza bir kadının geldiğini ve onunla konuştuğunuzu söylediler bana" dedi. De Vincenzo, evet anlamında başını salladı; "Evet" dedi.
Görevli, "Size bir haberim var. O kadın bir sahtekârdır. Üstelik hasta bir çocuğu da yok. Sizi fena halde kandırmış arkadaşım."
De vincenzo; "Yani ortada ölümü bekleyen bir bebek yok mu?" dedi.
"Hayır, yok" dedi görevli.
"İşte bu, bu hafta duyduğum en iyi haber" dedi Vincenzo.


14 Ağustos 2013

Büyük İskender




Büyük İskender bir gün vezirlerini toplamış ve onlara:
“Ben öldüğümde cenaze merasimimi söylediğim gibi yapın!” demiş ve eklemi “Ülkemin dört bir yanından tebaamdan olan insanları çağırın! 
Cenazemin önünden askerlerim yürüsünler silahlarıyla, 
Cenazemin sağından âlimler yürüsünler kitaplarıyla, 
Cenazemin solundan zenginler yürüsünler mallarıyla, 
Cenazemin arkasından ise fakirler ve garipler yürüsünler gözyaşı ve dualarıyla!
Sağ elime bir Altın küre verin, sol elimi ise bos bırakın ta ki mezara dek.”

Vezirler Büyük İskender’in bu söyledikleri karşısında şaşırmışlar ve “Bunu bilse bilse Büyük İskender’in hocası Diyojen bilebilir” demişler ve Diyojen’e sormaya karar vermişler!

Vezirleri dinleyen Diyojen;

“İskender’in ne kadar büyük olduğunu bir kez daha anladım. İskender şunu anlatmak istemiş: 
Cenazenin önünden yürüyen askerler ölümüne silahlarıyla dahi engel olamadılar, 
Cenazenin sağıdan yürüyen âlimler ölümüne kitaplarıyla dahi engel olamadılar. 
Cenazenin solundan yürüyen zenginler ölümüne mallarıyla dahi engel olamadılar. 
Cenazenin arkasından yürüyen fakirler ve garipler ölümüne gözyaşı ve dualarıyla dahi engel olamadılar!

Sağ elindeki altın küre ise bu dünyada sahip olabileceği her şeye sahip olduğunu gösterir. Sol elinin bos olması ise bu dünyaya 'eli boş' geldim 'eli boş' gidiyorum!” demiş.

13 Ağustos 2013

Eğitim - Nazi Kampları


Bir okul müdürü her eğitim öğretim yılı başında öğretmenlere bu mektubu gönderirmiş:

Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim.
Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü.

İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları,
İyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar,
İşini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler,
Lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar.

Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizlerden isteğim şudur:

Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın.
Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin.

Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır...

12 Ağustos 2013

Acele Karar Vermeyin



Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanırmış… Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara yirmi at alabileceği para teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış…

“Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı’’ dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler…

İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. “Sadece at kayıp” deyin, “Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç… Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş… Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köyler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. “Babalık” demişler, “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var…”

“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu... Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç... Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir ürütebilirsiniz?”

Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler, ama içlerinden, ihtiyarla alay ediyorlarmış. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. “ Bir kez daha haklı çıktın” demişler.

“At yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş.

“O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar.  Ama acaba ne kadar doğru…  Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin sonunda ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler gene ihtiyara gelmişler… “Gene haklı olduğun ortaya çıktı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla dönemeyecekler. Oğlunun bacağı kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…”

“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimse bilemez. Bilinen tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde… Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatle tamamlamış:
“Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

  Çin düşünürü Lao Tzu’nun öyküsü…

11 Ağustos 2013

Dört Mahalleli Kasaba



Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış. Birinci mahallede Evetama'lar yaşıyormuş. Evetama'lar ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye cevap verirlermiş. Cevapları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.
İkinci mahallede Yapıcam'lar yaşarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.
Üçüncü mahallede yaşayan Keşkeci'lerin, hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama her şey olup bittikten sonra. Keşke'cilerin de başları kanarmış hep, duvarlara vurmaktan!
Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise İyikiyaptım'lar otururmuş. Keşkeci'ler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış.
Yapıcam'lar Keşkeci'lerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.
Evetama'lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş.
İyikiyaptım mahallesindeki insanların kusuru da, beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmayışıymış!

10 Ağustos 2013

Zayiat


Zayiat vermek istemeyen bir general temizlik harekatında alması gereken bir köyü taş taş üstünde kalmayana kadar bombalatır.

Özel birlikler köyü sarar ve tek tek evleri arayıp  ''temiz'' raporunu verip, ''alındı'' listesine bir yenisini ekleyip tam köyden ayrılırken, arkalarından tek bir ateş edilir.

Yine inanılmaz bir bombardıman başlar. Mantar gibi yükselen alev topları, makinelilerin sinir bozucu sesi ve arkasından korkunç bir ölüm sessizliği…

Yine özel timler her bir deliği ararlar ve döküntülerin arasında bir deri bir kemik bir çocuğu elinde bir tüfekle bulurlar. Çocuğu doğrudan Generalin önüne getirirler. General çocuğu görünce çok etkilenir. 

Kimseleri görmeden bombalar yağdırmaya benzemez karşılıklı ilişki.
-Generalin sağ gözü takmadır. Üstelik de hayli belirgin bir protez.- 

General; Bak sana bir şans vereceğim. Hangi gözümün gerçek olduğunu bil, seni kurşuna dizilmekten kurtarayım.

Çocuk; (bir an generalin yüzüne bakar) “Sağ gözün gerçek!” der…
General şaşırır “Nasıl olur, sağ gözüm takma!” der.
Çocuk; O daha insanca bakıyordu.