1 Kasım 2013

Cennetin Yolu



Bir gün bir Papaz göreve başlamak için yeni bir kasabaya gitmiş. Vasıtadan inince kilisenin yerini öğrenmek için soracak birinin bakmak için, sağa sola bakarken oyun oynayan çocukları görmüş ve yanlarına giderek;

“Çocuklar kilise nerde?” diye sorar.

Çocuklarda kilisenin yerini güzelce, papazın bulacağı şekilde tarif ettikten sonra, papaz çocuklara;

“Bende size Cennetin yolunu gösteriyim mi?” demiş çocuklara.

Çocuklarda papaza;

“Siz daha kilisenin yolunu bulamıyorsunuz ki cennetin yolunu nereden bileceksiniz”…

31 Ekim 2013

Necip Fazıl Kısakürek


Necip Fazıl'ın çalışma odasına giren
bir yazar odaya göz attıktan sonra:


-Hayrola Üstad,

çalışma odanda hiç kitap yok,
siz hiç kitap okumaz mısınız?
diye soru sorduğunda,

Necip Fazıl şu cevabı verir:




-Sen hiç süt içen inek gördün mü?

30 Ekim 2013

Püf Noktası

İskender Pala’nın İki Dirhem Bir Çekirdek Kitabından kısa bir hikâye:
Vaktiyle testi ve çanak çömlek imal edilen kasabalardan birinde uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkân açmayı arzu eder olmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona:
      -         Sen daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor.
Ustanın bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamaz ve gidip bir dükkân açar. Açar açmasına da yeni dükkânın da güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlar. Kalfa, bir türlü bu çatlamaların önüne geçemez. Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır. Usta:
      -         Sana demedim mi evladım; sen bu işin henüz püf noktasını öğrenemedin. Bu sanatın bir püf noktası vardır.
      Usta bunun üzerine tezgâha bir miktar çamur koyar ve:
      -         Haydi! Geç bakalım tezgâhın başına da bir testi çıkar. Ben sana püf noktasını göstereceğim.

Eski çırak ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta, önünde dönen çanağa ara sıra ”püf!” diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp giderir. Böylece çırak da bu sanatın püf denilen noktasını öğrenmiş olur.
Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra püf noktası denilmeye başlanmıştır…

29 Ekim 2013

Başaracaksınız



Sakıp Sabancı "Ben, her zaman en iyisini yapmaya çalıştım devamlı olarak başarıyı aradım. Ne yapıyorsanız başarılı olmak için, yaptığınız işte her zaman bir numara olmayı hedefleyin. Ayakkabı en iyi siz boyayın, duvar boyamada bir numara olun. Sekreterlikte muhasebecilikte, yöneticilikte bir numara olmayı hedef alın kabul edilmesi gereken başarıya kademe kademe; adım adım ulaşacağıdır. Başarı basit anlamıyla gol atmaktır "çok iyi oynadı ama gol atamadı gol atacaktı ama ayağı burkuldu... Hakem taraf tutmasa idi gol atacaktı... Rüzgâr ters estiğinden golü kaçırdı...


"Yok, böyle bir şey mademki oyunun kaidesi gol atmak, mademki oyuncu sahaya gol atmak için çıkıyor. Mademki en fazla gol atan kazanıyor, gol atacaksınız! Başaracaksınız!"

28 Ekim 2013

Tarihi Eserin Değeri







Bir Amerikalı, Fransa da çok eski bir şatoyu ziyaret ediyordu. Bir demir kapı önünde hayran hayran duran milyoner seyyah:


"Bu kapıyı mutlaka Amerika'ya götürmeliyim, dedi. Nedir bunun bedeli?"


Bu sonradan görmüşün karşısında öfkelenen Fransız müze memuru şöyle cevap verdi:   "İki bin sene."

27 Ekim 2013

Misafir

Arabam birkaç defa tekledikten sonra durmuş ve beni bilmediğim bu yerlerde yüzüstü bırakmıştı. Aniden yağmaya başlayan kar ön camı tamamen örttüğü için dışarısını ancak yan camlardan görebiliyordum.

İçimden: “Ocak ayında seyahate çıkmak senin neyine gerek?” diyordum. “Havalar kaç gün iyi gitti diye yaz mı geldi zannettin?” Evet, bir hata yaptığımı kabul etmeliydim. Üstelik anayoldaki trafik yoğunluğundan kaçamak için bu bozuk yola girmiş ve sonunda dağ başında kalakalmıştım. Soğuktan ayaklarımın uyuştuğunu hissediyor ve birbirine vuran dişlerimin takırtısını duyuyordum.

Mutlaka bir yerlere sığınmam gerektiğini anlamıştım. Hemen arabadan dışarı çıkarak çevreme göz gezdirdim. Tipi halinde yağan kardan gözlerimi zorla açabilmeme rağmen, ilerideki ağaçların arasında üç-dört evin bulunduğunu fark ediyordum. Rahat bir nefes aldım ve arabayı kitleyerek en yakındakine doğru ilerlemeye başladım. Yavaşça çaldığım kapıyı açan kız çocuğu, yüzüme şaşkın şaşkın baktıktan sonra: “Baba!” diye bağırdı. Bir amca geldi. Kalınca bir erkek sesi: “Buyurun, diye cevap verdi. Girsin içeri.” Genişçe bir holdü burası. İçeridekiler, sobaya oldukça yakın duran bir yataktaki ihtiyar kadının etrafında toplanmışlardı.

Beklenmeyen bir misafir olduğum için, durumumu açıklamak ihtiyacı duymuştum. Onlara, buralara ilk defa geldiğimi ve arabamın bozulduğunu söyleyecektim.

Selam verdikten sonra: “Uzaklardan geliyorum, dedim. Arabam da...” Sözümü tamamlayamamıştım ki, yataktaki kadın bin bir güçlükle doğrularak; “Sensin, dedi. Sensin değil mi? Biliyordum geleceğini, çok iyi biliyordum.”

Kadının söylediklerinden hiçbir şey anlamamış ve şaşırıp kalmıştım. Başucundaki adamlardan biri yanıma sokularak:

- Seni. Almanya'daki oğluna benzetmiş olmalı, dedi. Orada bir Alman kadınla evlendikten sonra, yıllardır mektup bile yazmadı. Kadıncağız şu son anlarında bile onu sayıklıyor.

Bulunduğum yerden yatağa doğru ilerlerken, ihtiyar kadın:
- Evet, sensin, diye tekrarlıyordu. Nihayet geldin demek.

Yanına giderek elini öptüm. Yemenisinin içindeki nurlu yüzü, perde indiği belli olan gözlerinden akan yaşlara ıslanmış ve pırıl pırıl olmuştu.
Titreyen ellerini yüzümde dolaştırırken:
- Evet, dedim, benim. Geldim tabii.
O küçük evde kaldığım gün boyunca, ona Almanya'daki hayali işlerimden, gelininden ve torunlarından bahsettim. Arada bir dalıp gidiyor ve şuuru yerine gelince, yine konuşmamı istiyordu. İhtiyar kadını üçüncü günün sabahında vefat etti. Onu biraz ilerideki köyün kabristanına defnettik.

Mezarlıktan ayrılırken, bin kilometre ötelerden bu dağ başına sevk ediliş sebebimi artık bilebiliyordum.

Cüneyt Suavi, Hayatın İçinden

26 Ekim 2013

Tavşanın Doktora Tezi


Ormanda güzel güneşli bir gün ve bir tavşan yuvasının dışında oturmuş, tık tık tıklamakta.


Sahne I
Bir tilki oradan geçer.
Tilki: "Ne yazıyorsun?"
Tavşan: "Tezimi."
-"Hmmmm. Ne hakkında ?"
-"Tavşanların tilkileri nasıl yediği hakkında..." (şüphe dolu sessizlik)
-"Bu gülünç! Tavşanların tilkileri yemediğini herkes bilir."
-"Tabi bilirler ve ben sana ispatlayabilirim. Gel benimle."
Birlikte tavşanın yuvasına girerler.
Birkaç dakika sonra, tavşan döner, yalnızdır.
Daktilosunun başına geçer ve yazmaya devam eder.



Sahne II
Biraz sonra, bir kurt gelir, durup çalışan tavşanı seyreder.
Kurt: "Ne yazıyorsun?"
Tavşan: "Tavşanların kurtları nasıl yediğiyle ilgili bir tez yazıyorum"
(kahkahalarla gülüş)
-"Böyle saçma bir şeyi yayınlamayı düşünmüyorsun herhalde?"
-"Sorun değil nedenini görmek ister misin?"
Birlikte tavşanın yuvasına girerler ve birkaç dakika sonra tavşan yine tek başına döner ve yazmaya devam eder.

Sahne III
Tavşanın yuvasının içi... Bir köşede, tilki kemikleri... Başka bir köşede kurt kemikleri...  Bir başka köşede, kocaman bir aslan karnını sıvazlayıp dişini karıştırmakta…




25 Ekim 2013

Toprak


Toprak bir gün aynaya dedi ki: “Ey ayna! İmreniyorum sana! Çünkü kim sana baksa, kendini görür;  bana bakanlar ise, sadece beni görür!”

Ayna toprağa şöyle cevap verdi:
“Ey kara toprak, ne beyhude bir dert ile dertlenmişsin. Bilmiyor musun?  Ben bana bakanların bugününü gösteririm. Oysa sen, sana bakanların yarınından haber verirsin...

Bu cevap, toprağın beğenisine gitse de, tekrar dedi: “Belli ki içimi rahatlatmak içindir sözlerin. Söyler misin bana, sana bakanlar, hiç dönüp bakar mı bana?”

Ve ayna toprağa acı bir gülümseyişle şunları söyledi:  “Merak etme! Bana bakacak yüzü kalmayanların gözü, hep sana döner!”

24 Ekim 2013

Üç Öğüt

Fotoğraf Nick Talbot

Adamın birisi hile ile tuzağıma bir kuş düşürdü.
Kuş ona dedi ki:
-Ey ulu hoca! Sen şimdiye kadar birçok deve kurban ettin, birçok öküz, koyun yedin! Dünyada onlarla doymadın da, benimle mi doyacaksın? Eğer bırakırsan beni, sana öyle üç öğüt veririm ki, aklın şaşar! Birincisini elinde iken, ikincisini samanla karışık balçıktan yapılma şu damın üzerinde, üçüncüsünü de ağacın dalına konduğumda veririm. Bu üç öğütle bahtın iyileşir, rahat edersin. Ne dersin ha? Bak ilkini söylüyorum:
“Olmayacak söze; kim söylerse söylesin, inanma!’

Adamın aklı yattı kuşun bilgeliğine, gevşetiverdi parmaklarını, pırrr diye uçtu kuş, azat oldu.
Duvarın üzerine konup dedi ki:
-Geçmiş, gitmiş şeye gam yeme... Fırsatı kaçırmadın diye dövünme! Bak beni bıraktın ama, şu küçücük bedenimde on gram ağırlığında, değerine paha biçilemeyecek bir inci var idi. Sana da, oğullarına da yeterdi, artardı bile! O inci senin hakkındı! Fakat kısmetin değilmiş kaçırdın... Dünyada bir eşi bulunmayacak kadar kıymetli ve emsalsiz idi...
Adam bağırmaya, dövünmeye başladı.


Kuş dedi ki:
-Sana geçmiş, gitmiş şeye üzülme, gam yeme diye nasihat etmedim mi? Mademki, geçip gittin, neden üzülürsün? Sen; ya benim öğüdümü anlamadın yahut da sağırsın! Ben kendim on gram gelmem zaten, içimde on gramlık inci nasıl bulunabilir? 
Adam bu söz üzerine kendine geldi; 
-Haydi, dedi... O üçüncü güzel öğüdü de ver bakalım!
Kuş dedi ki:
-Allah için, o ikisini iyi tuttun da üçüncüsünü sana bedava söyleyeceğim ha!
“Uykuya dalmış, bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak yere tohum saçmaktır.
Aptallık ve bilgisizlik yırtığı yama kabul etmez! Ey öğütçü; ona hikmet tohumunu pek saçma!”
(Mesnevi’den)

23 Ekim 2013

Beygir arpayı nasıl tanıyamaz


Mehmet Akif cimrilere çok kızardı. Baytar Şefik anlatıyor: Meşrutiyet’ten evvel, Akif Bey Ziraat Vekâleti’nde memur, Müfettiş Abdullah Bey namında cimriliği meşhur bir zat da Akif Bey’in amiri.
Abdullah Bey, Çengelköy’ünde İcadiye’de oturuyor. Orada birçok arazisi var. Akif Bey de İcadiye’ye her gün yaya inip çıkıyor. Bir gün Abdullah Bey’le görüşürken bir beygir almak istediğinden bahseder.
Abdullah Bey:
“Benim beygiri sana satayım” der.
Pazarlık ederler. Üstad beygiri alıp evine götürür. Arpa verir, hayvan arpayı yemez.
Üstad gülerek bunu anlattıktan sonra: “Ne dersin, Şefik hayvan arpayı tanımadı!” der.


M.Ertuğrul Düzdağ’ın Mehmet Ersoy kitabından…

22 Ekim 2013

Tek Kollu Karateci - Sol Kolu Olmayan Karateci

Karate Kid Filminden Bir Görüntü

Japon çocuğunun tek hayali çok ünü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermedi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti. Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karateci hoca tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karşısındakine sağ kolu ile tutup savunmayı gösterdi. Hatta ikinci üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep aynı hareketi yapıyorlardı. Çocuk bir gün hocasına "hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek." dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu.


Bir gün hoca elinde bir kâğıtla geldi. Kâğıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu. Çocuk çok şaşırdı. Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşına çıkacakken hocasına sordu "hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim." hocası ise "sen sadece hareketi yap" cevabını verdi. 

Ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde rakibini de yendi ve şampiyon oldu. Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu "hocam nasıl olur anlamıyorum sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum." hocası çocuğa baktı ve dedi ki, 

"Senin yaptığın hareket karatedeki en zor hareketlerden birdir ve tek bir savunması vardır o da rakibin sol kolunu tutmak."

21 Ekim 2013

Ev Alma Komşu Al


Bağdatta, büyük âlim Abu Hanife’nin ayakkabı tamircisi bir komşusu vardı. Bu adam, çok içki içiyordu. Bütün gece sarhoş olana kadar içerdi, sonra kendini kaybeder, ne söylediğini ve ne yaptığını bilmez hale gelirdi. Bir ayakkabı tamircisi iken, sarhoş olunca kendisini, savaş meydanlarının bileği bükülmez büyük savaşçısı zanneder; “Hey! Hey! Bu savaş meydanlarının kahramanı benim, bana iyi bakın” diye bağırır dururdu. Çünkü içki bütün düşünce dengesini bozardı. Sabahlara kadar bu sözleri avazı çıktığı kadar bağırır dururdu. Tabii ki bu durum, bütün mahalle halkının rahatını kaçırır, uykularını dağıtır, gecelerini zehir ederdi.

Bu durumdan en çok rahatsız olan da ayakkabı tamircisinin en yakın komşusu büyük alim İmam-ı Azam idi. O, gecenin bu sessiz saatlerini ilim öğrenmek ve bilgi edinmek gibi faydalı şeylerle geçirirdi. Ama ne var ki, yakın komşusu onu oldukça çok rahatsız etmekteydi.

Bir gün bu duruma daha fazla katlanamayan komşular, içki düşkünü ayakkabıyı bu huyundan vazgeçmesi için hapse attırmışlardı.

O gece İmam-ı Azam, ayakkabıcı komşusundan ses seda işitmeyince sebebini sordu. Hapse atıldığını söylediler. O hemen şehrin valisine koştu; komşusunun affedilmesini rica etti. Vali, Ebu Hanife’ye büyük saygı duyardı. Onun hatırına ayakkabıcı yanına getirildi. Yaptıklarından pişman olması, içkiyi bırakıp bir daha komşularına zarar vermemesi şartı ile suçunun affedilebilineceği söylendi. Ayakkabıcı hem komşusu Ebu Hanife’den, hem de validen çok utanmış elleri önünde başını eğmiş susuyordu.

Sonra Ebu Hanife ile beraber oradan ayrıldılar. Yolda Ebu Hanife “Kendini özlettin delikanlı” deyince, ayakkabı ustası gözyaşları ile büyük âlimin ellerine sarılıp kendisini affetmesini istedi. O günden sonra çok temiz, pırıl pırıl bir insan haline gelen mahallenin bu genç ayakkabıcısı kimseyi rahatsız etmedi.


20 Ekim 2013

Yaklaşıyorlar

Biz de onlara yaklaşıyoruz


Sultan Alparslan  askeriyle Bizans topraklarında  ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla şöyle der:
- Büyük  bir düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor.
Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der:
- Biz de onlara yaklaşıyoruz.

19 Ekim 2013

Kişisine Göre

İncili Çavuş, Osmanlı elçisi olarak Fransa Kralına gönderildiğinde, elbiselerinin bazı yerlerinde yama varmış. Kral, bunları görünce dayanamayıp:

“ Bana senden başka gönderecek adam bulamadılar mı?” diye sorunca, incili 

Çavuş: “Osmanlılar, adama göre adam gönderirler" cevabını vermiş. "Beni de sana göndermelerinin hikmeti bu olsa gerek.”

18 Ekim 2013

Hayat




Franklin, bir çocuğa bir elma vermiş.
Çocuk çok sevinmiş.
Bir elma daha vermiş.
Çocuk daha çok sevinmiş.
Bir elma daha verince; çocuk sevinçten deliye dönmüş.
Ve bir elma daha verince, çocuk dört elmayı elinde zapt edememiş, sonuncusunu düşürmüş yere…
Bu sefer ağlamaya başlamış çocuk.

Hayat böyledir işte…
Hayal etmediğimiz bir saadete eriştikten sonra, onun bir lokmasını dahi kaybetmek bizi perişan eder.
Keyifler değildir yaşamı değerli yapan. Yaşamdır, keyif almayı değerli kılan.

Bernard Shaw

17 Ekim 2013

Hostes



Bu olay 14 Ekim 1998 de kıtalar arası bir uçuş esnasında gerçekleşmiş.

Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu. Durumdan rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine itici birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadığına bakacağını söyledi.

Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının sadece terbiyesizliğine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı.

Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu yüksek tansiyondaki durumda kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu.

Birkaç dakika sonra geri gelen hostes, kadına:
"Çok özür dilerim geciktim. Birinci sınıfta bir yer buldum. Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, sonra yer değişikliği için pilottan izin almam gerekiyordu. 'Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz!' dedi ve bu izni verdi."

Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes, oturmakta olan zenciye dönerek:

"Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor."

Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak personelini alkışlayarak tebrik ettiler.

O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı ödüllendirildiler…

16 Ekim 2013

Nasıl Bakarsan Öyle Görürsün


Fransa’da, ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir. Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar:

“Ne yapıyorsun?”
“Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bağırır işçi. Bu parçalanması imkânsız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kanter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter...”

Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu sorar:
“Ne yapıyorsun?”
İşçi cevap verir: “Kayaları mimari palana uygun şekilde yerleştirebilmeleri için, kullanılır şekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli sonuçta bir işim var. Daha kötü de olabilirdi.”

Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler.
“Ne yapıyorsun?” diye sorar.
“Görmüyor musun?” der işçi kollarına gökyüzüne kaldırarak ‘’Bir okul yapıyorum.”

Bu hikâyenin enteresan tarafı her üç işçinin de aynı işi yapıyor olmaları. Görmeyi seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır. Bu gün hava biraz bulutlu mu yoksa biraz güneşli mi? Güllerin dikeni mi vardır, dikenli dalların gülleri mi? Bardağın yarısı boş mudur, yarısı dolu mu? Yoksa bardak olması gerekenin iki katı büyüklükte midir?


15 Ekim 2013

Hayat Bir Kendin Yap Tasarımıdır


Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işinden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette  özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var  ki. Müteahhit iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasın rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!

İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı.

“Bu ev senin" dedi, "sana benden hediye".

Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı?


Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap tasarımıdır" demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun. Unutmayın... Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi çalışın. Hiç incinmemişsiniz gibi sevin.

14 Ekim 2013

Angut Olmak


Herkesin (haksız bir şekilde) kullandığı bir ifadedir "Angut" Birisi bir salaklık yapınca, bir laftan anlamayınca, böle boş boş  bakınca hemen "Angut musun?" der günümüzün insanı... Angut'un aslında bir kuş olduğunu bilmeyen bir ton "Angut!" var ülkemizde... Angut kuşunun eşi öldüğü zaman (yanına o anda başka bir yırtıcı  hayvan veya bir insan gelse dahi) gözlerini bir dakika bile eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan o da ölene kadar onun başucunda bekler...


İşte bu canlının yaptığı en büyük "Angut"luk budur...  Ayrıca bu olay bütün Angut kuşları için geçerlidir, arada bir görülen bir şey değildir... Çok ürkek bir hayvan olmalarına rağmen eşinin ölüsünün başında bekleyen Angut kuşuna elini uzatsanız  dahi oradan kaçmaz... Erzurum ve yöresinde olanlar daha iyi bilirler, Angut kuşunun en büyük özelliği eşi öldüğünde tekrar çiftleşmemesidir... Bu nedenle Angut avı o bölgede yöre halkı tarafından hoş karşılanmaz. 

13 Ekim 2013

İlim Ehli


İmam Ebu Hanife'nin en büyük talebelerinden olan Ebu Yusuf Yakub b. İbrahim (Ö. 182/798), Abbasiler devrinde Kadı’l-Kudat’lık (baş hâkimlik) vazifesinde bulunmuş, zamanın mücahidi ve büyük fıkıh bilginidir.

Kendisi şöyle bir halini anlatır:
"Babam vefat ettiğinde küçük bir çocuktum. Annem beni bir elbise temizleyicisinin yanına teslim etti. Fakat ben oradan kaçarak Ebu Hanife'nin derslerine katılıyordum. Annem beni takip ediyor, beni orada yakaladığında elimden tutup tekrar ustamın yanına götürüyordu. Sonra ben bu işte anneme muhalefet ederek, Ebu Hanife'nin yanına gittim. Nihayet annem gelip Ebu Hanife'ye şöyle dedi:

- Bu çocuk öksüzdür, hiçbir varlığı yoktur. Sadece ip örerek kazandığım parayla bir şeyler alıp ona yedirebiliyorum. Ama sen onun bana olan terbiyesini bozdun.

- Anlamıyor musun ey kadın? Bu çocuk ilim öğreniyor. İleride öyle bir zaman gelecek ki, firuze tabaklarda fıstık yağıyla yapılmış paluze (bir çeşit tatlı) yiyecek!

Nihayet kadılığım sırasında, Harun Reşid'in yanında olduğum bir gün, bana firuze tabakta paluze tatlısı getirildi. Halife Harun

Reşid dedi ki:
- Bu tatlıdan ye. Çünkü bu her zaman bizde yapılmaz.
- Bu nedir ey müminlerin emiri?
- Bu, paluzedir.

Ben gülümsedim. O bana sordu:
- Niçin gülümsüyorsun?
- Bir şey yok. Allah size uzun ömürler versin.
- Hayır, mutlaka bana sebebini söylemelisin.

Ben de Ebu Hanife'nin bir zamanlar anneme söylediği sözleri halifeye anlattım. Harun Reşid bana dedi ki:

- İlim, kişiyi dünya ve ahirette yüceltir. Allah Ebu Hanife'ye rahmet eylesin. O, baş gözüyle görülmeyeni akıl gözüyle görürdü."