12 Ekim 2013

Son Konuşma - Randy Rausch & Jeffrey Zaslow

Kitap: Son Konuşma
Yazarlar: Randy Rausch & Jeffrey Zaslow
Yayınevi: Butik Yayınları


            Aileme; "Duvarıma bir şeyler boyamak istiyorum." dedim.
            "Ne gibi" diye sordular.
            "Benim için önemli olan şeyler." diye yanıtladım. "Düşündüğüm şeyler güzel görünecek. Sizde göreceksiniz..."
            Bu açıklama babama yeterli olmuştu. Onun bu yanı mükemmeldi. Sadece gülümseyerek yaratıcı yanımızı teşvik ederdi. Heyecan parıltılarımın, havai fişeklere dönüşümünü izlemeye bayılırdı.
            Profesör Rand, ailesinin onayıyla odasındaki duvarına yapmak istediği ve gerçekleştirmek istediği tüm hayallerini boyamaya koyuldu. Büyüdü ve hayatı duvarlardan taşıp, daha büyük alanlara uzandı. Bir profesörlük serüvenini ve aynı zamanda bir kanser hastasının hayata bıraktığı bu güzel eser için bende sizden müsaade istesem ve sizi onunla tanıştırsam;  "Size iyi bir dost olacak"...
            Profesör Rand Raunsch karnının üzerindeki hafif ağrılar hissetmeye başlar ve doktora gider. Daha sonralarında sarılık baş gösterir ve doktorlar Hepatit olduğunu düşünür. Ancak pankreas kanseri olduğunu öğrenmesi uzun sürmez. Doktorların müdahaleleri ve pankreas kanserinin diğer kanserlere göre daha zor mücadele edilen özelliği dolayısıyla, Profesör Raunsch için kısa bir süre kalmıştır. Öğretmenlik yaptığı üniversitede bir son konuşma ile artık vedalaşma vaktinin geldiğini kendisi de bilmektedir.
            Ancak Rand; bu son konuşmayla çocuklarına vefat ettikten sonra da babalarını tanıyabilecekleri bir sunum yapmaya çalışır. Aynı zamanda bu sunum öğrencileriyle de vedalaşma sunumudur. Kitapta Profesör genel bir hayat kanunuyla başlar "Mühendislik, kusursuz çözümler bulmak değil, sınırlı kaynaklarla elinizden gelenin en iyisini yapmaktır." Çocuklarına kurallarından, başarılarından, bilgisinden daha çok hayallerini miras bırakmak istiyordur.
            Hayatında baba kavramını "Hemen her gün, insanlara babamdan duyduğum şeyleri söylerim. Bunun bir sebebi, kendi bildiklerinizi sunarsınız. Ben de her fırsatta babamdan duyduklarımı aktarmak istiyorum." diyerek açıklar... Çocuklarıyla olan büyük hayallerini gerçekleştirmeye vakti kalmamıştır. Ancak Rand vazgeçmez ve Amerikan Futbol Hocası Graham'ın dediği o etkileyici cümlelerle farklı bir ufuktan bakar...
            "Dokuz yaşımdayken Amerikan Futbolu oynamaya başladım ve futbol bana yardımcı oldu. Bugün olduğum kişi olmamı sağladı. Ulusal Futbol Ligine (NFL) ulaşamasam da, bazen bu hayale ulaşamamaktan, ona erişememiş olmaktan, eriştiğim pek çok hayalime göre daha fazla şey kazandığımı düşünüyorum.
            İlk antrenmanımız da sahada hiç top yoktu, biz ise meraklı gözlerle bakıyorduk. Ve Koç Graham açıkladı "Topa ihtiyacımız yok."
            Bir sessizlik oldu, biz tam bunu düşünürken... "Bir futbol takımında sahada kaç kişi vardır?" diye sordu. "Bir takımda 11 kişi, sahada ise iki takımdan toplamda 22 kişi vardır."
            "Ve belirli bir süre içinde, kaç kişi topa dokunabilir?"
            "Sadece bir kişi!"
            "Doğru" dedi. "O yüzden şimdi biz, diğer yirmi bir kişinin yaptığını yapacağız..."
            Hayatındaki her yaşanılandan bir ders çıkarmayı başarmış, kişiliğini çıkarttığı bu edinimlerle bütünlemiş Rand Pausch'ın yaşamını en başından öğrenmeye ne dersiniz... 
            Kitap 240 sayfa ve bir profesörün hiçbir kalıp bilgisiyle karşılaşmıyorsunuz. Sizde hayallerinizi ufak bir kağıda yazıp onu gerçekleştirmeye çalışın.
            Unutmayın ki "Dünyadaki tüm gerçekler sınırlıdır. Sizleri sınırsızlaştıran ve özgürleştirecek olan hayallerinizdir."


            Keyifli Okumalar... 

Kelimelerin Önemi






Konfüçyüs’e sordular:

-Bir memleketi yönetmeye çağrılsaydınız ilk işiniz ne olurdu?

Büyük filozof şöyle cevap verdi:

-Hiç şüphesiz, dili gözden geçirmekle işe başlardım.

Ve dinleyenlerin hayret dolu bakışları karşısında sözlerine devam etti:


-Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki, hiç bir şey dil kadar önemli değildir.

11 Ekim 2013

Kuğunun Son Şarkısı - Beşir Ayvazoğlu

Kitap: Kuğunun Son Şarkısı
Yazar: Beşir Ayvazoğlu
Yayınevi: Kapı

Keşfedilmeyi beklenen güzel bir Türkçe var. Tıpkı arkeologların toprağı kazması gibi bizimde fikrimizi eşelememiz, dilimizdeki ifadeleri incelememiz ve kendimize zengin bir dil hazinesi çıkartmamız gerekiyor.
Kuğunun Son Şarkısı kitabını okurken fark ettim ki Şeyh Galip amenna ama ben Beşir Bey’in bile dilini anlamakta zorlanıyorum. Kuğunun son şarkısında güçlü bir Türkçe kullanarak Şeyh Galip gibi bir kuğunun hikayesini anlatıyor.


“Kaknus güzel fakat acayip bir kuştur. Yeri yurdu da Hindistan’dadır. Uzun, kuvvetli bir gagası vardır. O gagada ney gibi birçok delikler bulunur. Yüze yakın delik vardır. Sonra da kuşun eşi de yoktur; tektir bu kuş! Gagasındaki her delikten başka türlü ses çıkar; her sesten de başka bir nağme duyulur. Bütün kuşlar susarlar. Onun sesinin güzelliğinden hepsinin de aklı başından gider. Bir filozof vardı; bir müddet onu inceledi ve müzik bilgisini onun sesini taklit ederek meydana getirdi. 


Bu kuşun ömrü bin yıla yakındır. Öleceği vakti bilir. Öleceğini anlayıp da kendisinden ümidi kesti mi çalı çırpı toplar, onları çepe-çevre yığar. Tam ortasına da kendisi geçer, yüzlerce türden başka çeşit bir derli nağme çıkar. Hem feryad eder hem de ölüm derdinden gazel yaprağı gibi titrer. Onun feryadını duyup işiten bütün kuşlar, onun coşkunluğunu gören bütün yırtıcı hayvanlar, karşısında düşüp ölürler. Hepsi onun ağlamasına ağlar; bir kısmı da dermansız, takatsiz bir hale düşüp ölür gider. Onun bu ölüm günü acayip bir gündür. Gönüller yakan feryadından âdeta gönüllerden kanlar damlar. Nihayet bir soluk ömrü kalınca şiddetle kanatlarını çarpar. Kanadından bir kıvılcım sıçrar; alev alır, ateşlenir. O ateş çevresindeki çalı çırpıyı tutuşturur; bu suretle tamamıyla yanar gider. Külde bir zerre bile ateş kalmayınca o külden başka bir kaknus kuşu meydana gelir. Hiç kimseye böyle bir şey nasip olur mu? Öldükten sonra doğsun yahut doğursun!” Feridüddin Attar’ın Mantıku’l - Tayr adlı eserinden alınan bu hikaye güçlü bir imge oluşturur. Kaknus edebiyatın oluşturduğu hayali bir kuştur. Ancak edebiyat güçlü bir imge olarak bize hayran olunası bir güzellik sunar. Tıpkı yukarıdaki hikaye gibi Galip’de hayatının sonuna doğru bıraktığı eserlerle tüm diğer edebiyatçıların hayran bakışlarını toplar.



Beşir Ayvazoğlu, Feridüddin Attar’ın oluşturduğu kaknus kuşunun hayat döngüsünü Şeyh Galip’in hayatına uyarlar. Ve arka kapaktaki yazı; “Hüsn-ü Aşk, kuğunun, yani medeniyetimizin son güzel şarkısıydı. Gâlip bu şarkıyı Sultan III. Selim, Hattat Mustafa Râkım ve Dede Efendi’yle birlikte söyledi ve sustu. Söz artık “Nasıl bu taze maârifle eskiler âlayim” (yeninin bilgisiyle eskiden daha marifetli nasıl olayım) diyenlerdeydi. Ancak, beş yüz yıllık birikimiyle karılarında ber heyula gibi duran ve inanılmaz zenginliklere sahip olan divan şiiri, Gâlib’in getirip bıraktığı parıltılı noktada hâlâ gözleri kamaştırıyordu. Bu şiirin asla ölmeyen bir tarafı vardı; şiirimizin damalarında bir usare gibi, Tanzimat şairlerinin pek farkına varamadıkları bir alışkanlıkla, fırsat bulur bulmaz yepyeni bir hayatiyetle gün ışığına çıkmak üzere dolaşıyordu. Bu saf şiir usaresi Şeyh Galip şiirinin imbiğinde damıtılmıştı.”
Sadece Şeyh Galib’in hayatını değil Türkçe’ye dair eksikliklerimizi de anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum.
Keyifli Okumalar.



Farkında Mısınız?

Mallarımız arttı, keyfimiz azaldı.
Daha büyük evlerde, ama daha küçük ailelerle yaşıyoruz.
Konforumuz arttı ama zamanımız daraldı.
Diplomamız bol ama sağduyumuz az.
Uzmanlıklar arttı ama sorunlar çoğaldı.
İlaçlar çoğaldı, hastalıklar arttı.
Çok para harcıyoruz ama az gülüyoruz.
Akşam geç yatıyor, sabah yorgun kalkıyoruz.
Az kitap okuyor, çok televizyon seyrediyoruz.
Çok konuşuyor ama az gönül veriyor ve bol yalan söylüyoruz.
Para kazanmayı öğrendik ama yuva kurmayı beceremedik.
Aya kadar gidip dönmeyi biliyoruz ama komşumuza uğramak için karşı sokağa geçmiyoruz.
Uzaya ulaştık ama kendi iç derinliklerimizden habersiziz.
Havayı temizledik ama ruhları kirlettik.
Atomu parçaladık, ön yargılarımızı yıkamadık.
Çok yazıyor ama az gelişiyoruz.
Daha çok plan yapıyor ama daha az sonuç alıyoruz.
Acele etmeyi öğrendik ama sabırlı olmayı asla.
Gelirimiz arttı, karakterimiz zayıfladı.
Tanıdıklar çoğaldı ama dostlar eksildi.
Çabalar arttı ama mutluluklar azaldı.
Daha mutlu olmak için somurtarak çalışıyoruz.
Varlığımızı arttırdık ama değerlerimizi yitirdik.
Ve nihayet: Hayata yıllar ekledik, yıllara hayat katamadık.

10 Ekim 2013

İki Şey

 
İki şey “Kalitesiz İnsanın” özelliğidir :
1- Şikâyetçilik
2- Dedikodu  

İki şey kişiyi gözden düşürür:
1- Demagoji (Laf kalabalığı)
2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek)  

İki şey insanı 'Nitelikli İnsan' yapar:
1- İradeye Hâkim Olmak
2- Uyumlu Olmak  

İki şey 'Ekstra Değer' katar:
1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek

İki şey gelişmeyi engeller:
1- Aşırılık (mübalağa, abartı, ifrat, tefrit)
2- Felakete odaklanmış olmak  

İki şey çözüm getirir:
1- Tebessüm (gülümseme)
2- Sükut (susmak)

İki şey geri bırakır:
1- Kararsızlık
2- Cesaretsizlik  

İki şey milyonlarca insandan ayırır:
1- Sorunun değil, çözümün parçası olmak
2- Hayata ve her şeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek

9 Ekim 2013

İyisini Bilirim



Bir gün genç bir yazar Neyzenin yanına gelir ve ona bir roman yazdığını söyler. Neyzenden bu kitabı okuyup fikir vermesini ister. Neyzen ilk başta bu teklifi geri çevirir ama genç yazarın ısrarlı tutumu sonrasında kabul eder.

Aradan bir zaman geçer. Neyzen ile genç yazar bir yerde karşılaşır. Genç yazar büyük bir heyecanla Neyzene kitabını nasıl bulduğunu sorar.

Neyzen cevap vermek istemez ama yazar ısrar eder. Her zaman doğruyu söylemekten çekinmeyen Neyzen yine aynı tavırı sürdürür ve

-Kitabını hiç beğenmedim. Sen bence yazarlığı bırak başka iş yap.

-Genç yazar hiç beklemediği bir eleştiri almıştır ve kızmıştır. Neyzene; “Sen kitaptan ne anlarsın! Bir tane bile kitap yazdın mı ki!” der...

Neyzen sakin bir tavırla cevap verir;

Evet haklısın ben hiç kitap yazmadım. Lakin hiç yumurtlamadım ama yumurtanın iyisini de bilirim...

8 Ekim 2013

Kalp




19. yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt’ın, bir bahçeyi tasvir eden  bir tablosu Londra Kraliyet Akademisi’nde sergileniyordu.

Hunt’ın; “Kâinat Işığı” adını verdiği bu tabloda geceleyin elinde bir fenerle bahçede duran filozof kılıklı bir adam görülüyordu. Adam, serbest kalan eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu. Tabloyu tetkik eden bir sanat eleştirmeni Hunt’a dönerek:

- “Güzel bir tablo doğrusu, ama   manasını bir türlü  kavrayamadım.” dedi. Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona kapı kolu takmasını unutmuşsunuz da...” Hunt gülümsedi ve ekledi: 


- “Adam alelade bir kapıya vurmuyor ki... Bu kapı, insan kalbini simgeliyor...  Ancak içerden açılabildiği için dışında kola ihtiyacı yoktur.”



Fotoğraftaki Resim
William Holman Hunt
Light of the World

7 Ekim 2013

Şapka - Bakış Açısı


İki şapka üreticisi şirket ise yeni aldıkları iki pazarlamacı delikanlıyı Afrika’ya göndermişler.

Birinci delikanlı kısa süre sonra merkeze su mesajı göndermiş:

-Burada kimse şapka giymiyor. Satış olasılığı yok!


İkinci delikanlının mesajı şöyleymiş:

-Burada kimsenin şapkası yok. Satış imkanı çok!

6 Ekim 2013

Sevgiyi Yaşayanlar


Bir gün sormuşlar bilgelerden birine: Ey bilge insan! Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne gibi fark vardır diye.
“Bakın göstereyim.” demiş bilge.

Önce sevgiyi dillerden gönüllerine indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuş yerlerine. Derken, derviş tabaklar içinde sıcak çorbalar ve arkasından da kaşıkları getirmiş. Fakat kaşıkların boyu 1 metre imiş...

Ermiş, “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle içeceksiniz çorbanızı.” diye bir şart koymuş.

Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine “Şimdi” demiş ermiş; Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. “Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmişler, onlar oturmuş sofraya bu defa. “Buyrun” deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.


“İşte” demiş ermiş; “Kim bu hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim kardeşlerini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Kesinlikle şunu da unutmayın! Hayat pazarında alan değil, veren kazançtadır daima.”

5 Ekim 2013

Sizi Pislikten Kurtaran Herkesi Dost Sanmayın


Sizi pislikten kurtaran herkesi dost sanmayın!

Serçe kış günü karda, fırtınada yuvasından düşmüş, bir kenarda tir tir titriyormuş. O sırada yoldan geçen bir manda başka yer kalmamış gibi gelmiş serçenin üzerini pislemiş... Serçe mandanın arkasından kızıp, bağırıp, çağırmış ama nafile... Bir süre sonra, mandanın pisliğinin sıcağı, hoşuna gitmiş, ısınmış, başlamış cik cik ötmeye! Serçenin sesini duyan kedi koşup gelmiş:

"Gel serçe kardeş, böyle günde düşmanlık kalmaz, ver kanadını, seni çekeyim." Serçe kanadını uzatmış, kedi pençesiyle çekip almış, sonra da yemiş...

4 Ekim 2013

Korkularımız



Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölette kadar gelip, tam su içecekken kaçması dikkatini çeker. Dikkatle izler olayı. Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp korkmaktadır. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediği için suyu içer. O anda bilge düşünür:

“Benim bundan öğrendiğim şu oldu” der.

—Bir insanın istekleri ile arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa, istediklerini elde edebilir.

3 Ekim 2013

Veresiye Defteri


Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyafet ile pek çok zengin, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan Zimem Defterini (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sahifelerin toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra; "Bu borçları silin! Allah kabul etsin!" der,   kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi...  

Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat dahâ sevâp olduğunu bilen kişi, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi. Ecdadımız sağ ile verdiğini, sol elinden bile gizler, yaptıkları iyilikleri unutur giderlerdi…

2 Ekim 2013

Tebeşirle Hayat Dersi


Matematikte dünyanın sayılı isimlerinden birisi olan Posamentier’e hayatının en etkileyici olayı sorulduğunda “Üniversiteye gittiğim ilk gün, profesör elindeki tebeşiri göstererek “Bu sizsiniz” diyerek dersi anlatmaya koyuldu… Ders boyunca tahtaya formüller yazıyor, matematiğin kesin sonuçlar vermediğinden bahsediyordu. Hatta şöyle demekten de kaçınmıyordu “Matematik insan beyninin oluşturduğu en iyi sistemli kurallar bütünüdür.”

Ders bittiğinde tebeşirin de bitmesine az kalmıştı. Hoca tekrar aynı tebeşiri göstererek “Gördüğünüz gibi çocuklar işte bu tahtadakileri yazdığım için bu tebeşir bitti. Tebeşir bitti ama size bilgi kazandırdı. Tahtadaki yazıları yazdığım için, dünyaya bir farkındalık kattı ve bitti…” dedi.

Cebinden yeni bir tebeşir çıkartıp “Bu da bir tebeşir” diyerek yere attı ve ayağıyla ezdi. “İşte bu tebeşirde artık bitik bir tebeşir, ancak o herhangi bir işe yaramadı. Hayatta böyle, ne olduğunuzla değil, ne yaptığınızla alakalı bir konu” diyerek. Elinde kalan küçük parçayla da tahtaya “Siz kendinize değer katın” yazmıştı diye anlatıyor ve ekliyor;

O yıl ve sonraki yıllarda matematiğe dair her işimde, hayata değer katmak için çabaladım.

Bende bir profesör olduğumda;
Elindeki tebeşiri gösterdim öğrencilerime “Bu tam bir tebeşir” dedim… Tahtanın önünde durdum ve kocaman bir yuvarlağı tahtaya çizdim. “Bu da tam bir daire” dedim.” O zaman kendi öğrenciliğimi düşündüm ve gülümsedim. Düşünseniz de bir tebeşirle bir profesör ne yapabilir?

“Şimdi size seksen yıllık eğitim hayatımdan kalan özeti anlatacağım.” Dediğimde öğrencilerimin hayreti biraz daha artmıştı. “Bu daire; hayat çemberi, bu tebeşir ise size verilen yaşam süresi” diyerek dairenin üzerine başka bir tebeşirle birçok yol çizdim. Öğrenciler ne yaptığımı anlamakta zorlanıyor gibi görünseler de öğrencilerime dönüp “Siz hangi yoldan gidersiniz?” diye sordum…


Sanırım 80 yıllık hayatım boyunca o ilk üniversite dersimdeki kadar etkileyici bir ders görmemiştim… Bende öğrencilerime o dersi aktarmak için matematiğin peşinden gidiyorum… 

1 Ekim 2013

Mutluluğun Sırrı



Gözleri görmeyen bir kişi, bu durumundan kurtulmak için çareler aramaya başlamış. Başvurmadığı hekim ve bilge kalmamış. Kimse ona yardımcı olamamış. Günün birinde bir bilge, ona şöyle bir öneride bulunmuş: “Eğer hiç derdi tasası olmayan birini bulur ve onun gömleğini gözlerine sürersen, gözlerin o an görmeye başlar.” demiş.

Gözleri görmeyen kişi, yollara koyulmuş. Dağ, tepe dolaşmış, fakat dertsiz tasasız birini bulamamış. Tam umudunu kesmek üzereyken, bir köyde karşılaştığı yaşlı bir adam, ona bir umut vermiş, “Şu dağın tepesinde bir çoban yaşar” demiş. “Onun hiç derdi tasası yok gibi gözükür…”

Kör kişi, dağa yönelmiş ve zar zor tepeye dek çıkarak çobana ulaşmış. Kendisiyle uzun uzun söyleşerek, bir derdi, tasası olup olmadığını denetlemek istemiş. Çoban, hiçbir derdi, tasası olmadığını söylemiş ve huzurlu bir sesle şükretmiş. Onun bu durumuna çok sevinen yolcu, oraya kadar gelmesinin nedenini açıklamış ve çobana, isteğini bildirmiş: “Şu gömleğini ver de, ben de dünyayı bir seyredeyim.” demiş.

Çoban bir süre sessiz kaldıktan sonra, şu karşılığı vermiş: “Fakat benim gömleğim yok ki...”
                           Asıl zenginlik, çok şeye sahip olmak değil. Az şeye ihtiyaç duymaktır. Charlotte


30 Eylül 2013

Özgürlük


Babası İspanya'nın en ağır siyasi cezalarının verildiği bir hapishanede mahkûmdu küçük kızın. Fırsat bulduğu her hafta sonu babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapishaneye giderdi. Yine bir ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanında götürdü ancak hapishane kurallarına göre özgürlüğü çağrıştıran her türlü şeyin mahkûmlara verilmesi yasaktı.
Bu sebeple kâğıda çizdiği kuş resmini kabul etmemişler ve oracıkta yırtmışlardı...
Çok üzülmüştü küçük kız...

Babasına söyledi bunu, o da "Üzülme kızım, yine çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu?" dedi.

Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü.
Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti. Babası keyifle resme baktı ve sordu:
"Hmmm! Ne güzel bir ağaç bu! Üzerindeki benekler ne? Portakal mı?
Küçük kız babasına eğilerek, sessizce:
"Hşşşşt! O benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri!"




29 Eylül 2013

Boyunun Ölçüsü

"

Bilgeye yakın arkadaşları "Dünyada en çok kimi seversiniz?" diye sormuşlar.
"Terzimi severim" diye cevap vermiş.
Soruyu soranlar şaşırmışlar:
"Aman üstat, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor? O da nereden çıktı? Neden terzi?"
Bilge, bu soruya da şöyle cevap vermiş:

"Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde, benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da, beni hep aynı gözle görürler."

28 Eylül 2013

Esaret


Hindistan’da yabani bir fil yavrusu yakalandığında kalın bir zincir ile kalın bir ağaca bağlanırmış.

Yavru fil kaçmaya çalışır, ama kaçamazmış. Zamanla “kaçma” denemelerini de bırakırmış. O ağaçtan hiçbir zaman kurtulamayacağına inanırmış.

Esareti öğrenirmiş yani. Zamanla. Bu aşamada ayağındaki zinciri ağaçtan söküp odun parçasına bağlarlarmış.


Fil nereye gitse hep o odunun peşinden geldiğini görünce hâlâ o ağaca bağlı olduğunu ve hiçbir zaman ağaçtan kurtulamayacağını düşünür ve kaçma girişiminde bulunmazmış.

27 Eylül 2013

Deniz Yıldızının Öyküsü


Bir adam, okyanus sahilinde yürüyüş yaparken denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar.
Biraz daha yaklaşınca, bu kişinin, sahile vurmuş denizyıldızlarını denize attığını fark eder ve “Niçin bu denizyıldızlarını denize atıyorsunuz?” diye sorar.
Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi , “Yaşamları için.” yanıtını cevap verince, adam şaşkınlıkla , “İyi ama burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atmanıza olanak yok. Sizin bunları denize atmanızı neyi fark ettirecektir.” der.

Yerden bideniz yıldızı daha alıp denize atan kişi, “Bak, onun için çok şey fark etti…” dedi.

26 Eylül 2013

Kendi Çamurumda Kuyruğumu Sallayayım

Tye bir nehrin kıyısında oturmuş, elindeki kamışla balık avlıyordu. O sırada Chu ülkesinin prensinin gönderdiği iki elçi bilgenin yanına geldi.

Elçilerden yaşlı olan:
"Saygıdeğer prensimiz, sizi bir vilayetimize vali tayin etmek istiyor." dedi.

Bilge Tye başını bile çevirmeden balık tutmaya devam etti ve gelenlere şöyle cevap verdi:
"İşittiğime göre, Chu ülkesinin kutsal bir kaplumbağası varmış. Bu kaplumbağa üç bin yaşındayken ölmüş. Prensiniz de bu kaplumbağayı değerli taşlarla süslü bir kafese koyup kutsal mabette saklamaya başlamış. Acaba bu kaplumbağa ölüp bu şekilde cesedine tapılmasını mı isterdi, yoksa canlı olup kendi cinsleri arasında çamurda kuyruk sallamayı mı?"

Yaşlı elçi: "Elbette çamurda kuyruk sallamayı" diye cevap verince

Bilge Tye: "Öyleyse" dedi. "Beni rahat bırakın da kendi çamurumda kuyruğumu sallayayım."

25 Eylül 2013

Kalbimin Haznedârı

Fotoğraf; Mathieu Capdeville

Bir zamanlar Ayaz adlı bir köle varmış. Takdir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud'un kölesi olmuş. Sultan, köleyi taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş. Derken Sultan'ın öylesine itimadını kazanmış ki bütün sultanlığın haznedârı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş.

Bu gelişmeyi gören saraylılar ise durumdan pek rahatsız olmuşlar. Hasetleri ve kibirleri yüzünden sözüm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler. Bu duygular içinde özelikle Sultan yakınlardaysa ondan gün geçtikçe daha çok şikâyet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek için ellerinden geleni yapmışlar.

Sultanın huzurunda bir saraylının bir diğer saraylıya şöyle dediği duyulmuş: "Köle Ayaz'ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun? Aslında her gün gidiyor; hatta izinli günlerinde bile gidip orada saatlerce kalıyor. Onun mücevherlerimizi çaldığından adım gibi eminim" Sultan kulaklarına inanamamış. "İşin aslını kendi gözlerimle görmeliyim" demiş. Böylece o da hazine dairesine gidip Ayaz'ı gözlemek istemiş. Duvara küçük bir delik yaptırıp içinde olanları seyretmeye hazırlanmış.

Ayaz hazine dairesine bir daha ki sefer geldiğinde Sultan dışarıda beklemeye koyulmuş. Kölenin sessizce içeri girdiğini, kapıyı kapattığını ve sandığa gittiğini görmüş. Köle Ayaz, sandığın önünde diz çökmüş kapağı usulca kaldırmış ve içinden bir şey çıkarmış. Orada sakladığı küçük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmüş alnına koymuş ve sonrada açmış. İçinden çıkan köleyken giydiği yırtık pırtık bir elbise!

İşte köle Ayaz saraylı giysilerini çıkarmış bu elbiseyi giymiş ve sonra aynanın karşısına geçmiş. Kendi kendine: "Daha önceleri bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun?" diye sormuş. "Bir hiçtin sen... Satılacak bir köleydin ve Allah Sultanın eliyle sana rahmetinden belki de hiç hak etmediğin nimetler lütfetti. İşte Ayaz şimdi buradasın ama asla nereden geldiğini unutma! Çünkü mal mülk insanın hafızasını uçurur unutuluşlara sürükler. Şimdi sen de nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve daima hatırla Ayaz hatırla! " Sandığı kapatmış kilitlemiş ve sessizce kapıya doğru yürümüş.

Hazine dairesinden çıkarken birden Sultanla yüz yüze gelmiş. Sultan gözlerini Ayazın yüzüne dikmiş dururken yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyormuş ve boğazı öyle düğümlenmiş ki konuşmakta güçlük çekmiş. Sultan Ayaz’a güçlükle şunları söylemil; "Bugüne kadar mücevherlerimin hazinedârıydın ama şimdi... Kalbimin hazinedârısın. Bana benim de önünde bir hiç olduğum kendi Sultanımın huzurunda nasıl davranmam gerektiğini ders verdin"